31 Temmuz 2013

Hamamönü Renkleri...


Yakında Hamamönüne girmem yasaklanacak :) Durmadan gidip gidip fotoğraf çekmek istiyorum. Son ziyaretimizde de elimde makine, sağı solu çektim. Sonra farkettim ki çok renkli şeyler çekmişim. Aslında renksiz olması mümkün değildi. Bir tarafta ebru yapanlar, bir tarafta macun ve horoz şekerleri, diğer yanda renkli tezgahlar... Ramazanda daha bir canlı Hamamönü :)










29 Temmuz 2013

Bir Delinin Haykırışı...


Bu filmi izlemedim, ama şu sahne, şu müzik ve şu konuşma var ya... Son iki haftadır adeta ruhum için aldığım vitamin oldu. Karamsar, absürd, gerçek, gerçek dışı....Ne zaman canım sıkılsa açıp dinliyorum, okuyorum. Üzüyor ama karamsarlığa kapılmıyorum. Aksine garip bir güç veriyor. 

Farid Farjad' ın muhteşem eserinin eşlik ettiği bu muhteşem sahnede geçen konuşmayı üşenmedim yazdım. Çantamdaki defterimde de, bloğumda da dursun istiyorum. Günümüze uygun, düne uygun, yarına uygun... 


"İçimde hangi adam konuşuyor?
Hem aklımda, hem bedenimde aynı anda ayrılamam. Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. 
Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. 
Kalbin yolları, gölgelerle kaplanmış. 

Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere, böceklerin vızıltıları girmeli. 
Her birimizin gözlerini ve kulaklarını, büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. 
Birileri pramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapamamamızın bir önemi yok, o isteği beslemeliyiz.
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz, sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları, sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.
Siz sağlıklı olanlar, sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. 
Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve birbirimizle yatmaya cesaretiniz yoksa. 
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler, sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle !

Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve küllerin içindeki kemikler...
Kemikler ve küller...

Gerçekliğin içinde veya hayalimde değilken ben neredeydim?

İşte yeni anlaşmam:

Geceleri güneşli olmalı ve Ağustos da karlı. 
Büyük şeyler sona erer, küçük şeyler baki kalır.
Toplum böyle parçalanmaktansa, yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak, hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin. 
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz, suları kirletmeden.

Deli bir adam size, kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası?

Anne, başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış..."





22 Temmuz 2013

Açık Havada Film Keyfi :)


Yaklaşık 10 gün önce CerModern' de açık hava film günleri olduğunu öğrenmiş ama etkinliği bir gün farkla kaçırmıştık. Bir hafta boyunca özenle seçilmiş festival filmlerinin açık havada gösterimi varmış ancak bizim çok sonra haberimiz oldu. Bu durumun üzüntüsünü yaşarken yazının son cümlesi bir film manyağı olan bizi çok mutlu etti. Her Salı CerModern'de açık hava film gösterimleri devam edecekti.

Duyar duymaz arkadaşımla ayarladık ve geçtiğimiz hafta Salı günü gitmek için programımızı yaptık. Ancak sevgili Ankara bize ufak bir şaka yaptı ve neredeyse tüm hafta yağmur yağdı. Eee haliyle bizim plan "suya" düştü. Artık önümüzdeki haftaya derken CerModern'den gelen bir mail yüreğimize su serpti. Bu haftanın etkinliği iptal edilmemiş Cuma'ya ertelenmişti. Veee Cuma sabahı bizi çok güzel bir güneş karşılamıştı :)


Neyse ki bu kez bir aksilik olmadan gittik ve filmimizi büyük bir keyif içinde izledik. Büyük bir keyif diyorum özellikle çünkü ortamı gerçekten çok çok beğendim. Önlerde armut koltuklar, arkalarda da sandalyeler vardı. Görüntü ve ses gayet yeterliydi. Şansımıza mı bilmiyorum ama film de şahaneydi ve son zamanlarda tam bir James McAvoy hayranı olup çıkmış bünyeme çok güzel geldi.

Ankara'da olan herkese bu eğlenceyi tavsiye ediyorum. Organizasyon hakkında bilmeniz gereken bir kaç nokta var. Mesela numaralı sistem yok. Yani 19:00 da gişesi açılıyor ve ne kadar erken bilet alırsanız ön koltuklara oturmanız o kadar garanti oluyor. Ki biz öndeydik ve çok rahat bir şekilde izledik. Eminim arkalar da rahattır. Onu henüz tecrübe etmedik. 



Ortam çok eğlenceli idi. Battaniyesini kitabını alıp gelenler vardı. Zira önden yer kaptıktan sonra film için yaklaşık birbuçuk saat beklemeniz gerekebiliyor. Yanımızdaki ekip kesinlikle tecrübeli idi bu konuda :). Serin Ankara gecelerinde battaniyeye de çok imrendik. Ne yapalım acemilik.

Biletler normal bir sinema bileti kadar. 12 TL. İçeriden yiyecek, içecek, mısır hatta tabaklarda çerez bile alabiliyorsunuz :) Armut koltuklardan başka minderler falan da var. Size kalmış nereye ne şekilde oturacağınız. 

Haa bir konudan daha bahsetmeliyim ki o da CerModern DJ' i. Var mı öyle biri bilmiyorum ama film başlayana kadar zaman geçirmek için yaptığımız muhabbete mükemmel müzikler eşlik etti.

Biz işimizin olmadığı her Salı oradayız :)))

Film çok güzeldi demiş miydim :))







19 Temmuz 2013

Güneş ve ...



Son 4 gündür yağmurlu ve bulutlu bir Ankara vardı. Ama bu sabah çok güzel bir gökyüzüne uyandık. Masmavi bir gökyüzü ve sıcak bir hava. Üstüne bir de hayatımda ilk kez dört yapraklı yonca buldum :) Bakalım günün devamı neler getirecek... 


16 Temmuz 2013

Sır...


Arkadaşımdan aldığım fotoğraf makinasını elimden düşürmüyordum ama her güzel şeyin sonu olduğu gibi, o da bitti.  Vedaya dair bir dörtlük kaldı geriye...

Sen şimdi elimdesin ya,
Deklanşörüne bastığımda çıkan sesi çok seviyorum.
Her gün yanımda ol,
Hiçbir yere gitme istiyorum. 
Hadi bu kez gittin diyelim.
Öyle bir havada geri gel ki,
Bırakmak mümkün olmasın :)



15 Temmuz 2013

Ne Olursan Ol, Yine Gel..


Dedi, biz de gittik...

Annemin uzun zamandır bir dileği vardı. Mevlana'yı ziyaret etmek. Artık Ankara-Konya arası hızlı tren de olduğu için çok kolaydı bu ziyaret ama bir türlü fırsat bulamamıştık. Sonunda geçtiğimiz hafta içi "tamam artık bu Cumartesi gidiyoruz" dedik, planımızı yaptık, biletlerimizi aldık ve düştük yollara.

Bu ziyaret bahanesi ile hızlı trene de ilk kez binmiş oldum. Keşke ülkenin her şehrinden her şehrine böyle bir ulaşım olsa dedim içimden. Kolay, hızlı, ucuz. Çocukluğumda Erzurum' dayken evimiz istasyona yakındı. Raylarda geçmiştir çocukluğum. O raylar, tahtalar ve çakıl taşlarına pek bir aşinaydım. Kompartımanlar ve karşılıklı koltuklar çocukken çok havalı gelirdi bana. Tabii ki bu kez farklıydı ama yine de karşılıklı oturup muhabbet ederek yolculuk yapmak oldukça eğlenceli idi. 


Konya' ya iner inmez ilk durak Mevlana Müzesi oldu. Zaten gar çıkışı sizi direk Mevlana'ya götürecek otobüsler var. Eee çoğunluk bu ziyaret amacı ile geldiğinden siz birine bir şey sormak üzere yaklaşıp "Afedersiniz..." bile diyemeden insanlar nereye nasıl gideceğinizi tarif ediyor. Önce Mevlana, sonra Şems-i Tebrizi en sonunda da soluklanıp bir şeyler içmek için Alaeddin Tepesi' ni gezdik. Ben hazır elime fotoğraf makinası geçmişken bol bol bol bol fotoğraf çektim.



Sadece Mevlana' nın türbesi olan kısım içinde çekim yapmak yasaktı. Ben saf ayağına yatıp bir iki kare çekmeyi başardım. Utanmasam "Do you speak English?" diyecektim. Zira kıyafetinden dolayı arap olduğunu düşündüğüm çocuğun biri iPad' i ile çatır çatır çekti valla bir sürü fotoğraf (ispiyon kötü bir şeydir, biliyorum). Ama beni kontrol etmesi için peşime birini taktılar :) Ben de mecburen makinayı kapattım. Ramazan nedeni ile çok kalabalık değildi. Göze battım sanırım. Yine de, arap, japon ve meksikalı olduğunu tahmin ettiğim gruplar vardı. 



Dışarıda ve balmumu heykellerin bulunduğu küçük odalarda çekim yapmak serbestti. 
Ben de içerinin acısını buralardan çıkardım. 



 Fatma Hatun Türbesi

Özlem' in pencerelerle imtihanı vol.1 

 Özlem' in pencerelerle imtihanı vol.2

Balmumu heykelleri küçük odalara canlılık kazandırmış. 

 O zamanlar mutfak olarak kullanılan kısım ve o dönemden kalma araç gereçler. 

 Semazensiz olur mu?


 Ne olursan ol...oku

 Kocaman bir tespih. Mevlana' nın tesbihi imiş. 
Her boncuğun üzerinde resim ve yazılar varmış ancak zamanla hepsi silinmiş. 
Gözünüzde canlandırmanız için söyleyeyim her boncuk neredeyse küçük bir ceviz kadar.

 Özlem' in pencerelerle imtihanı vol.3


Mevlana' dan sonra Şems-i Tebrizi' ni ziyaret ettik. O türbe Mevlana' ya göre çok çok sade. Sadece bir cami ve türbeden ibaret. Mevlana' ya çok yakın aslında. Yürüme mesafesi ile 10 dk. 

Şems-i Tebrizi Türbesi. 

Şems' den sonra bir şeyler atıştırmak için ismi duyulduk mekanlardan birisine gitmek istedik. Ancak ramazan nedeniyle Hacı Şükrü ve Cemo kapalıydı. Biz de Havzan' dan yiyebildik yemeğimizi. Sonra da tramvay ile Alaeddin Tepesi' ne gittik. 

Alaeddin tepesi Konya' daki tek tepe imiş. Detaylı bilgisi burada. Eski bir yerleşim yeri ve tarihi bir camisi var. Şimdiki durumu şehrin neredeyse ortasında, caminin etrafında büyük bir park ve çay bahçeleri ile dolu bir yer. Sıcak bir günde parka girmemizle ailece çimlere kendimizi atmamız bir oldu. Ve bir kere daha anladık böylesi parkların bir şehir için ne kadar önemli olduğunu ( tabii ki de #direngezi.  :)) Zaten tren yolculuğum sırasında dergilerin bulmaca kısımlarına #direngezi yazarak pasif direnişimi sürdürdüm ). Artık gezimizin sonuna gelmiştik. Parkta çayımızı içerek tren saatini beklemeye başladık. 


Parkta farklı bitkilerin bulunduğu bir çiçeklendirme çalışması yapılmış. 
Etrafta güzel çiçekler, elde de makina olunca her zamanki ritüelimi gerçekleştirdim tabii ki :)  



Alaaddin Tepesindeki Camiden bir kare. 
Tümden almak da vardı ama bu kare çok hoşuma gitti. 



12 Temmuz 2013

Yağmur ve Gökkuşağı...


Şu aralar Osho' nun "Being in Love" kitabını okuyorum. Arada başka kitaplar da bitirdiğim oldu çünkü bu kitap öyle ha deyince okunmuyor.  Ben de yavaş yavaş, sindire sindire ilerlemeyi tercih ettim... Şu , şu ve şu postumda da bahsetmiştim zaten. Yineliyorum ki kitap aslında bildiklerimizi anlatıyor. Ama örneklemelerini çok beğendim. 

Dün okuduğum "acı" ve "çile" ile ilgili kısım da beğendiğim kısımlardan biri oldu. Acı ve ızdırap arasındaki ilişkiyi çok güzel özetlemişti. Öncelikle diyor ki; acıdan kaçma!. Yaşa ve erit. Eğer onu görmezden gelirsen, birgün birikerek baş edemeyeceğin büyüklükte karşına çıkar. Ama bunu yaparken kendine çile çektirme diyor. Sadece kabullen. Şöyle de güzel özetlemiş olayı. Eğer başın ağrıyorsa, "bu bir baş ağrısı" de, kabul et. Analiz etme, değerlendirme yapma. Eğer ki, "Neden benim başım ağrıyor", "Neden bunlar benim başıma geliyor", "bunlar olmamalı" gibi şartlandırmalara girersen, işte o zaman kendi kendine yarattığın "çile" ile savaşıyorsun. Bunu kendine yapma, cevaplarını bilmediğin konularda kendine eziyet etme... diyor. 

Haa bir de acı çekmekten korktuğumuz için hayatı sürekli ertelediğimizden bahsediyor ve diyor ki, acı da hayatın bir parçası. Güzel şeyler bazen acı gerektirebilir ya da acı ile sonuçlanabilir. Sırf acı çekmemek adına güzel şeyleri kaçırırsan asında "yaşıyor" sayılmazsın... Bunu hepimiz biliyoruz. Ama sanırım hiçbirimiz uygulamıyoruz...



10 Temmuz 2013

Hürrem ve Mihrimah...


Osmanlı Tarihi'ne damgasını vurmuş iki kadın. Hürrem ve kızı Mihrimah...

Yaklaşık bir sene önce Demet Altınyeleklioğlu' nun "Moskoflu Cariye Hürrem" kitabını okumuştum. Eminim ki birçok olay gerçek belgelere dayanarak yazılmıştı. Sonuçta bir tarih yazıyorsunuz ne kadarı kurgu olabilir ki? Ancak yazar, çok hoş bir kurgu yapmıştı bu gerçekliğin üzerine. Hem sade ve heyecanlı bir anlatımı vardı hem de masalsı kahramanları. Çok beğenmiştim. Şöyle düşünmüştüm kitap için "tarihi bir döküman değil ama o dönemi merak edip daha detaylı okumak için bir tür ilgi açıcı etkisi var"

Özellikle Cafer Ağa ve Taçam Noyan karakterleri ile hikayeye heyecan katmıştı Demet Altınyeleklioğlu. Hürrem' in içinde kopan fırtınaları, saray entrikalarını, ağır Osmanlı adabını eksiksiz anlatıyor, bunları anlatırken de ilgiyi sürekli taze tutmak için bazı karakterler yerleştiriyordu hikayesine. Benim üzerimde başarılı da olmuştu açıkçası. 700 sayfalık kitabı hiç sıkılmadan bitirmiştim. 



İşte o kitabın üstünden bir yıldan fazla geçmişti ki hikayenin devamı olan "Cariyenin Kızı Mihrimah" kitabına başladım ve bugün bitirdim. 

Evet belki Hürrem daha büyük bir yer kaplıyordu tarihimizde ama ben Mihrimah' ın hikayesinden daha fazla etkilendim. Gencecik bir kızın, imkansız aşklar ve taht kavgaları arasında geçen ömrü çok etkiledi beni. Özellikle aşk hayatı, içinde kopan fırtınalar ve bunlarla tek başına yaptığı mücadelesi çok güzel anlatılmıştı.  Mimar Sinan ile olan aşkını anlatan kısma kafa karışıklıkları ve çelişkilerle eşlik ettim. 


Demet Altınyeleklioğlu bu kez işin heyecan kısmını Alaiyeli İsmail üzerinden aksettiriyordu bize. O'nun öyküsü de hem çok acıklı, hem de çok sürükleyici idi. Kitabın resmen havalandırması gibiydi. O kadar saray entrikası, amansız aşklar, devlet işleri arasında Alaiyeli İsmail kısmı gelince adeta nefes alıyordum. 

Demem o ki bu seriyi çok beğendim ben. Yakın gelecekte serinin üçüncü kitabı olan "Cariyenin Gelini Nurbanu" yu okumayı planlıyorum ve dilerim ki uzak olmayan bir gelecekte de Mihrimah Camii' yi görmeyi... Hem de tam vaktinde :)






9 Temmuz 2013

Joker...


Seviyorum Mirkelam şarkılarını. En depresif modları bile eğlenceli bir şarkı ile anlatıyor. Aşkını "Asuman" üzerinden, derdini "Ayva" ya bağlayarak...İşler istediğiniz gibi gitmezse, "yandım bittim, öldüm" şarkılarını bir kenara bırakın ve  Mirkelam' a kulak verin. Ne kadar da güzel diyor..."Espriden anlamayan kader birgün gülsün diye..".





2 Temmuz 2013

Haziran Mavisi


Daha önce bahsetmiştim, Flat' te farklı kokteyller deneme eğlencemizden. Her ne kadar biz bunu ayda en az bir kez yapmayı planlasak da az kalsın Haziran' ı boş geçiyorduk. Neyse Haziran sonu da olsa denedik kokteyllerimizi. Sonra farkettik ki, Mayısta başlayan bu eğlencemizde ikimiz de kırmızı kokteyl istemişiz... tamamen tesadüf. Ve Haziranda da yine tesadüf eseri mavi istedik ikimiz de. Ve kendiliğinden bir renk konsepti oluştu. Mayıs kırmızı, Haziran mavi. Temmuz' un rengini bile seçtik. Sarı :)) 

Kırmızıya göre mavilerden daha memnun kaldık. Biraz daha tatlı ama çok güzeldiler. Ben Lady Coconadine' yi denerken, arkadaşım Blue Iguana Margharita' yı seçti. Lady Coconadine' de nar yoktu. Mevsime yorduk. Blue Iguana ise menüde görünen bardakta değil, yukarıdaki fotoğrafta da göreceğiniz gibi tombul bir bardakta geliyor. Sanırım üzerindeki buz dağı ile alakalı. İçerikleri için Flat' in sitesine bakabilirsiniz. Biz çok beğendik. 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...