23 Ekim 2012

Doğru mesaj...:)



Hani bir çok kitap der ya, "evrene doğru mesajı verin, size geri dönecektir" diye. Şu aralar kendimi biraz şımartıyorum. Cidden de geri dönüyor. Geçen hafta üst üste şımartıldım. :) Önce İzmir'den çok tatlı bir süpriz geldi...Ardından da İstanbul'dan benim gibi bir film meraklısını ihya edecek kitaplar :)) Yok yok, benim kendimi durmadan şımartman lazım. Çözdüm ben olayı...







22 Ekim 2012

Bu sabah yağmur var Ankara'da...




Sonbaharı seviyorum ama erken kalkma zorunluluğu çok fena. Karanlıkta uyanıp, hazırlanırken hava aydınlansın diye sürekli dışarı bakmak. Hele bir de hava o gün yağmurlu ise, gün boyu süren bir karanlık var demektir ki, uyansan da uyanamazsın. Böyle zamanlarda "Bu havada işe gidilir mi ya" cümlesini kuranlar toplansa, hükümeti bile devirir.

Bunun biraz rahatlatıcı olması gerekiyor sanırım. Sabah sabah seninle aynı şeyleri düşünen insanların varlığı. Ama yok arkadaş, ben o sıcacık yataktan kalkıp, yağmur ve karanlıkta yollara düşüyor muyum, düşüyorum. Bu havada işe gidilir mi ya....

Neyse ki sabah huysuzlugu çabuk geçer, geçmeli sonuçta. Bir şeyler atıştırıp, bir fincan kahve içtin mi bir şeyciklerin kalmaz. Hatta bu renksizlik içinde renk bile bulabilirsin. Radyoda daha sakin şeyler dinler, cama vuran damlaları izleyebilirsin. Bir müddet sonra hoşuna bile gider. Benim gider en azından. Ne de olsa kalktık ve yollara düştük bir kere. Ne diye tüm günü zehir edelim ki...



18 Ekim 2012

Uyandım...


Picture by Aeravi

Lise ve üniversite hayatım, bana göre eğlenceli geçti. Arkadaşlık, aşk, korku, ihanet, yalnızlık...ne gelirse aklınıza yaşadım azlı çoklu. Ama "yaşadım" en azından. Güzel anılarım, eğlenceli zamanlarım oldu. Sonra bir ara uyumuşum. Yorgunluktan belki...

" O yılları tamamen boş geçirmişim. Monotonluğa giden hayatıma itiraz etmeyerek, mutlu sanmışım kendimi. Gereksiz yere her şeyi kafama takarak, her şeyi stres yaparak... İtinayla beni mutsuz edecek şeyler bulup çıkarıp, onları yetiştirip, büyüterek. Buna kendimce büyümek demişim. Toplum bana bir kimlik vermiş, o olmuşum, o olmaya çalışmışım. Neyi istiyorum diye kalbimi dinlememişim. Ben komik bulmuşum, milletin gülmesinden korkmuşum. Kınamasından, yargılamasından. Farklı geleni kınar olmuşum. Sevmediğim insanların kimliklerine bürünmüşüm. Takdir istemişim, güzel söz istemişim, kimin söylediğine önem vermeden. Arkadaşlarımın hayatlarından kendime pay biçmişim kendiminkini yaşamadan. Anılarını, acılarını çalmışım. Yaşadıklarımdan da sadece korkular biriktirmişim. Korku önlem olmuş, önlem de duvar. Kimse girememiş içeriye, ben de çıkamamışım. Bir noktadan sonra çıkmak bile istememişim. O duvarların içinde, renkli yapma çiçeklerle bir dünya kurmuş, kendimi kandırmışım.  Böyle yaşayarak günler geçirmişim, haftalar...aylar...yıllaaaaarrrrrr"

Sonra ter içinde uyandım. Hızlı nefesler alarak kendime gelmeye çalıştım. Anladım ki, son bir kaç yıl bir yerlerim açıkta kalmış :)


15 Ekim 2012

Yine Ulus...





Bu hafta sonu İzmir'den gelen arkadaşlarımla, bir farklılık olsun diye Hamamönü' nü gezdik. Malum Ankara'da pek de bir şey yok AVM'den başka. Ama Hamamönü gerçekten güzel bir renk oldu Ankara' ya. Eğlenceli bir sabah geçirdik, anılar kaldı...

























12 Ekim 2012

Kış Gelmeden...


Bu sene tiyatro sezonunu hızlı açtık. 33 Varyasyon'dan sonra dün de Kış Gelmeden' i izledik. Oyun hakkında DT sitesinde bilgi yok. Dolayısı ile sadece kendi cümlelerimi paylaşacağım.

"Çok küçük yaşta anne babasını kaybeden üç kardeşin dramını anlatıyor oyun. Büyük abla, bir kocaya varır ve tüm hayatı o adam olur. Sessiz, kendi halinde, mutsuz olduğunu bile farkedemeyecek kadar sıradan bir hayat sürer. Küçük abla biraz hoppa, aklı havada, biraz daha farklı olmayı seven, mutluluğu için ailesine karşı çıkmış ancak yine de mutluluğu yakalayamamıştır. En son İzmir'de olduğu haberi alınmıştır ancak akibetini oyunun sonunda da tam anlamayız. Küçük kardeş (ki kendisi başroldür) ise, küçük yaşta okumaktan vazgeçmiş, futbolcu olma sevdası ile Anadolu' nun çeşitli illerinde maceralara dalmış, sonunda bir sakatlık sonucu futbol sevdası son bulmuştur. Olaylar, küçük kardeşin, büyük abla ve huysuz eniştesini görmek için İstanbul'a gelmesi ile başlar."

Kadrosu şöyle;

Yazan : FÜRUZAN
Yöneten : FUNDA METE
Dekor-Giysi Tasarımı : K. TÖRE ÖZSEL
Işık Tasarımı : BURHANETTİN YAZAR
Dramaturg : FÜRUZAN TERCAN
Yönetmen Yardımıcısı : HÜLYA DİZMEN YÜCEL
Sahne Amiri : EMİNE BAŞARAN ÖZKAN
Kondüvit : SONER YÜCEL
Suflöz : FATMA KIŞ

Oyuncular
BAHADIR KARASU
SELMA BAYRAKTARGİL
ÖZGÜR KEÇECİ
ÖZGE MİRZALI


Oyun aslında gayet güzel başladı, İyi de devam etti. Az ama öz oyuncularla yormadan, bilindik bir hikayeyi kendi açısından anlatıyordu. Arada eğlenceli geçişler, maç anlatımları, perdeye yansıtmalar değişik renkler veriyordu oyuna. Öne çıkan oyuncular Bahadır Karasu ve Selma Bayraktargil' in performansı oldukça iyidi. Gerçi Selma Bayraktargil' in bazı aşırıya kaçışları oldu ama bu o kadar da büyük bir sorun değildi. Asıl sorun oyunun tek perde olması idi. Biz tam oyunun içine girdik, ikinci perde çok güzel olacak derken hoooppp "SON" :)
 
Bu durum oyunun konusunu bilenler için sürpriz olmaz belki ama ben, hakkında hiç bir bilgim olmadan gittiğim için ciddi anlamda bir "yarım kalmışlık" durumu yaşadım. Şimdi kalkmış ustadların tarzını eleştirmek bana düşmez ama öyle zayıf bir final oldu ki, bu anca perde arasıdır diye düşündürdü. Hani derler ya hevesimiz kursağımıza oturdu, onu hissettik çıkarken. Sanki oyun bitmemiş de, biz çok acil bir iş için, bir ölüm kalım meselesi için oyunun yarısında çıkmış gibiydik.
 
Tabi bu hali ile de bu oyundan memnun ayrılmadım. Belki çoğunluk farklı düşünüyordur ama ben bunları çok net bir biçimde hissettim. :/


   

10 Ekim 2012

8 Ekim 2012

Şımart kendini...


Mutfağıma çok güzel bir hava kattı bu çiçek... :)


Ben yaptım şahsen. Haftasonu kendime çiçekler aldım. Bir arkadaşımın da dediği gibi "çiçek senin neyine" olmuyor işte. Aldım gayet de güzel evimin her yerine dağıttım :) Birazcık telefonumu ıslattım ama olsun o kadar. Vazo çiçeklerinin yanında bir de sıklemen aldım. Ona da bakacağım inşallah. Daha sümbül var ekilecek. Şu ahtapotlu rüyanın etkisinden çıkınca kileri açacağım :)

Bereketli çıktı . Salon da payını aldı.


Salonumun pembesi... :)


 Cips paketi de şımartma mevzusuna kayıtsız kalmadı...


 Haftasonuna gökkuşağı ile girdim...Hava da şımarttı tabi :)




33 Varyasyon....


Cuma akşamı, sezonun ilk oyununu izlemek üzere tiyatroya gittik. 33 Varyasyon...Oyunun açıklamasında aynen şu yazıyor ;

"Büyük bir sanatçı, fırtınalı yaşamıyla resimlere, filmlere konu olmuş büyük bir müzisyen: Ludwig van Beethoven. Ve Beethoven’ın dillere destan bir eseriyle, 33 Varyasyon’la ilgilen bir müzikolog, bir akademisyen: Dr. Katherine Brandt. Katherine’i New York’tan kalkıp Beethoven’ın doğduğu yere, Bonn’a getiren ne olabilir? "

Kadrosu ise şöyle:

Yazan : MOİSÉS KAUFMAN
Çeviren : EKİN TUNÇAY TURAN
Yöneten : İSKENDER ALTIN
Dekor-Giysi Tasarımı : ALİ CEM KÖROĞLU
Işık Tasarımı : OSMAN UZGÖREN
Dramaturg : SERVET AYBAR
Dans Düzeni : DENİZ KILIÇLI
Asistan : HATİCE ALTAN GENÇLER
Sahne Amiri : RECEP ÖZBEK
Kondüvit : EVREN TUNCER
Suflöz : FİLİZ YILMAZ

Oyuncular

ERDAL KÜÇÜKKÖMÜRCÜ
İPEK ÇEKEN
MELTEM BAYTOK
MEHMET AKAY
ULAŞ ERSOY
EDA AYDINLI
TUNÇ YILDIRIM
ELİF CANDAŞ




Şimdi oyun hakkındaki düşüncelerime gelince,

Şimdi efenimmmm...üniversitese tiyatro ekibinde olduğumdan mütevellit efendim ışık ve dekor....şaka şaka. Yani evet üniversitede çok amatörce ilgilenmiştim ama yapacağım yorumların hepsi izleyici seviyesinde olacak.

Öncelikle, oyunculuklar eşit dağılıyor. Şöyle ki, İpek Çeken ve Erdal Küçükkömürcü muazzam iş çıkarıyorlar. Özellile ipek Çeken şahane. Sırf bu performans için bile gidip izlenebilir. Ancak diğer roller özellikle günümüzün anlatıldığı kısımdaki yan roller biraz zayıftı.

Oyun iki zamanı paralel şekilde işliyor: Dr. Brandt' ın 33 varyasyonu araştırmak üzere Bonn' a geldiği günümüz ve Beethoven' ın bu eseri yarattığı 1800'lü yıllar. Bu nokta çok zevkli, çünkü iki zaman arası diyaloglar ile birbirlerine sürekli atıflarda bulunuyor karakterler. O nedenle geçişler sırıtmıyor.

İlginç bir sahneleme ve ışık oyunları kullanılmış. Bu da böylesi zaman geçişleri olan bir oyunda dekor hazırlama süresini kolaylaştırmış. Biraz da farklı bir şey sunuluyor tabi izleyiciye. Özellikle çoğu yerde dekor, ışık sayesinde oluşturulmuş.  Farklı bir tadı var. Değişik gelebilir, çok da sevilebilir.

Yine de dekor tercihinin dezavantajları var. Bu şekilde bir sahneleme yaparak sahne derinliği kaybedilmiş. Özellikle kenarda oturan kişilerin oyuna girmesi çok zor çünkü oluşturulan platformun arkası görünüyor neredeyse. Yine bu bölmelerden kaynaklanan sahne geçişlerinde dekor taşıma sesleri çokça duyuluyor. Çok büyük bir emek olduğunu inkar etmiyorum, sonuçta koskoca piyanoyu oyun boyunca bir oraya bir buraya taşıyıp durdular ancak oyundan ziyade daha çok bir prova izleniyormuş hissi yok değil. Ben yine de oyunu çok çok beğendim, çünkü hem oyun, hem oyunculuk, hem de verilmek istenen çok çok güzel.

Oyunun son kısmında verilen hayat dersi ise şahane. "Tek bir notanın, tek bir saniyenin bile kıymetini bilin" diyor oyun...

Özetle işlenişin farklı olmasından kaynaklanan dezavantajları var ama bu kesinlikle oyunculukları gölgelemiyor.



4 Ekim 2012

Karışık bir durum...





Bu fotoğrafa bakınca ilk aklıma gelen çirkin ördek yavrusu oldu...Ne alakaysa. Hani diğerleri böyle yeşil yeşil, canlı canlı duruken, bir kuru yaprak parçası böyle düşünmeme neden oldu sanırım.

Sonra korku sinemasının vazgeçilmez Freddy Krueger pençesinin çoklu hali mi acaba dedik. Hani o havası da var bakınca.

Uzun süre bakınca, farklılığı sindirmeye çalışanlar topluluğu gibi de görünüyor. Yeşil olduğunuz kadar vahşisiniz de. Bizimki biraz sisteme kafa tutmuş bir yaprak gibi.

Karışık bir durum, bilemedim ne bu şimdi.


3 Ekim 2012

Hayatın Renkleri #11 - Arka sokaklar

Ulus ve fotoğrafçılık maceramı biliyorsunuz artık. Eee burada paylaşacak bir sürü malzeme topladım haliyle. Bunlardan biri de Hamamönü' nün arka sokakları. Makyajı yapılmış haliyle (restore edilmiş hali) çok başka bir yer gibi görünse de, sadece bir sokak içeri girdiğinizde sizi bambaşka bir manzara karşılıyor. Altyapısız sokaklar, yıkılmış binalar, duvarı dökülmüş evler. Yine de çok ilginç renklere sahipti arka sokaklar. Öyle ki bana bir hayatın renkleri konusu çıktı :)

Mavinin güzelliğine bakar mısınız... 



Bu fotoğraf aynı zamanda çelişkiyi de gözler önüne seriyor.
Sadece bir kaç metre ilerisinde bakımlı evler varken, sarı ev, eski ve kendi haliyle duruyor.  


 Camlara asılmış kırmızı biberler, duvarların dökülmeden kalan bir kısmı...


Yeşil, yeşil...



2 Ekim 2012

Odaklan...



Yeteneksiz miyim bilmiyorum ama hafta sonu çekim gününde odaklanma kısmını bir türlü yapamadım. Uzağı yapıyorum ama yakında işler değişiyor. O süslerin altında dakikalarca uğraştım istediğim şeye odaklanmak için.

Hayat da böyle mi acaba? İstediğin zaman ilgini, konsantreni başka şeye çevirebilir misin?

Çok kolay değildir illa ki. Benim yaptığım gibi zaman ve emek gerek. Hatta çok uğraşsan da tam odaklanmayı beceremeyebilirsin. Ama yine de denemek gerek. Çünkü yüreğimiz çok geniş. Çünkü hayatımızın her yönü ilgiyi hakediyor. Tıpkı bu süsler gibi....





1 Ekim 2012

Ulus' ta bir pazar: Hamamönü Mahallesi

Fotoğrafçılıkla ilgileniyorum diyorsanız ve Ankara' da yaşıyorsanız, çekim yapabileceğiniz belli başlı bir kaç yer vardır. Ankara Kalesi, Beypazarı ve Hamamönü Mahallesi. Ben de bu pazar, Hamamönü Mahallesi ile tanıştım. İlk kez çekime gittim ve ilk kez makina ile bu kadar haşır neşir oldum. Haliyle çektiğim fotoğrafların % 50' si bulanıktı :/. Neyse ki her durduğum yerde defalarca deklanşöre bastığım için net görüntüler de yakalayabildim.

Hamamönü Mahallesi, Ulus' taki eski evlerin restore edilip, kafe, bar, mağaza haline getirilmesi ile oluşmuş bir mahalle. Ankara' nın göbeğinde olmanıza rağmen bambaşka bir yerde bir kaç saat geçiriyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Oldukça güzel ve eğlenceli bir yer olmuş. Tabi bizim gibi fotoğrafçılıkla ilgilenenler için de bir maden adeta.


Geniş açı... 


 Favorilerimden ilki...


 Gülü netleştirmeye çalışmıştım, yapamamışım :/


Şu balkona çıksam da, biri bana serenat yapsa ya...


Işık da acayip güzel... 


 Açımı seveyim...

Başarısız bir odaklama çalışması 


Başarılı bir odaklama çalışması 


Bu evleri, bu açıdan çekmeyeni dövüyorlarmış... :)  


Meydanı boş buldun Özlem, çek dur... Vol.1 


Meydanı boş buldun Özlem, çek dur...Vol.2


Karacabey Camii


Çarşı pazar... 


Gölgeler... 


Favorilerimden ikincisi.


Bilerek akşama doğru çıktık ki, böylesi güzel ışığı yakalayabilelim
Favorilerimden üçüncüsü. (Yazar burada çaktırmadan kendini över)


İçiçe geçmiş evler, çatılar... 


Güneşi tamamen kaybetmenden bir fotoğraf daha...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...