21 Aralık 2015

Sultanlar Kentine Yolculuk...


Hep merak ederdim, farklı insanların o zamanlar Osmanlı'ya bakış açısı nedir diye. Bu öyle dizilerden takip edilecek bir şey de değil. Sultanlar Kentine Yolculuk bu merak için bire bir bir kitap. 1500' lü yıllarda İstanbul'a gelen bir elçi yardımcısının gözlemleri ve düşüncelerini daha sonra kitap yapması ile ortaya çıkan bu eser bir nevi seyahatname. 

Salomon Schweigger, idealist bir yapıya sahip ve bir müddet sonra eğitimini bırakıp, ben gezip öğreneceğim diyor. Sonra da yolu bir elçinin yardımcısı olarak İstanbul'a düşüyor. Kendi gözlemlerini güzel bir sıralama ile anlatırken aynı zamanda çizimlerle de destekliyor. 1580 yılında, bu topraklardan geçen bir almanın görüşlerini öğreniyoruz böylelikle. Kimi zaman subjektif yorumlar yapsa da, kimi zaman hakkını verıyor. Okuması zevkli bir kitaptı. Bugün kullandığımız bazı deyim ve kelimelerin kökenlerini anlama konusunda da yardımcı oldu :))







15 Aralık 2015

Grönholm Metodu


Bu sezonun ilk oyunu olarak seçtik kendisini. İyi de yaptık. Dört usta oyuncu, muhteşem bir senaryo, sade bir dekor, kafa karıştırıcı olaylar... Çok sevdim ben bu oyunu. Konusu itibari ile, katil uşak, hayır, aşçı, yok yok şöför triplerine giriyorsunuz (Tabii ki oyunda bir katil yok, şablon olarak diyorum) yani kafanızı kurcalıyor, şüpheli yaklaşıyorsunuz her oyuncuya, sürprizli sonu da var, daha ne olsun :)))


Oyunculara bir şey diyemem zaten, usta mı usta hepsi. Sustum ve izledim. 

Daha fazla bilgi için buyrunuz.




30 Kasım 2015

Parklar Bizim Olsun...



Hafta sonu Cumartesi öğleden sonra yağışlı olacaktı. Belki de son güzel havalar diye atlatık Botanik Parkı'na gittik. Oradan Kuğulu'ya yürüdük. Ohhh Mis. Geçen Hafta da sırf yaprak toplamak için Dikmen Vadi'sine gitmiştik :)) Her yere çılgınca binalar yapıladursun, elimizdekilerin kıymetini bilelim. Bir güzel manzara, biraz yeşillik, derin bir nefes... Binalar onların, parklar bizim olsun...











23 Kasım 2015

Distopyalar Yarışıyor....


Bayılıyorum distopya ya da ütopyaları anlatan kitaplara ve filmlere. Çok çok uzun yıllar sonra dünyanın nasıl bir yer olacağı ile ilgili hayaller kurup, bunları kelimelere dökmek bence muazzam bir iş. Ciddi anlamda hayalgücü ve kurgu yeteneği gerektiriyor. Ben de bunları okuyup ya da izleyip, hangisi mantıklı, hangisinin olumsuz yönleri neler gibi düşüncelere dalmayı seviyorum. Bir keresinde üniversite hocam bize "Aklınıza gelebiliyorsa, gerçekleşe de bilir" demişti. Sanırım bu söz "Her şey önce hayal etmekle başlar" sözünün farklı bir versiyonu. Belki de bu kitaplar, filmler bize bir çok gelecek alternatifi sunuyor. Prototip gibi, hatalarını, açık yanlarını görüp farklı bir geleceğe evriliyoruz belki de. Pekala lafı fazla uzattım, konu buraya nasıl geldi hemen onu açıklayayım. Geçtiğimiz ay distopya, yani geleceği daha çok negatif tarafı ile hayal eden, iki kitap okudum. İlki çok çok çok merak ettiğim Aldous Huxley'in "Cesur Yeni Dünya" sı, diğeri de yine ilki kadar okumak istediğim Ray Bradbury imzalı "Fahrenheit 451". 



Cesur Yeni Dünya, olaya iki noktadan bakmaya çalışan bir kitap. Ancak iki noktada bence çok uç seviyelerde. Cesur Yeni Dünya, fazla duygusuz, bağsız, sevgisiz bir yer. İnsanlar bile doğarak değil makinelerde üretiliyor. Aile, eş kavramı yok ve her şey, sorgusuz sualsiz çalışıp daha sonra eğlenmeye dayanıyor. Bu alternatifi beğenmedim açıkçası. Ancak karşıtı olan olan vahşi yaşam da fazla geri. Fazla vahşi geldi bana. Yani insanlar mutlaka bir ara faz bulmalıydı. Kitap bu konuda biraz eksik gibi hissettim. Yine de yaratılan gelecek dünyası, şarkıları, ayinleri, kıyafetleri, eğlence anlayışları ve eğitimi ile çok güzel kurgulanmıştı. Hayal gücü enfes verimli çalışmış. 

Fahrenheit 451 ise daha insancıl bir gelecekten bahsediyor. Bakmayın "insancıl" dediğime, kitapları yakan bir toplumdan bahsediyoruz sonuçta ama en azından aile kavramının yaşadığı bir gelecek var burada. Kurgu olarak Cesur Yeni Dünya kadar detaylı olmasa da karakter anlamında sanırım bir tık önde çünkü Montag'in serüveni gerçekten çok sürükleyici. 

İki kitap da beni fazlasıyla mutlu etti. Hayal gücüme yeni alternatifler ekledim ve gelecekte insanoğlunun ruh sağlığı için ne yapmasından ziyade ne "yapmaması" konusunda fikirlerim oldu. Tabii ki bunlar kurgu ama her böyle düşünüşümde hocamın sözü de aklıma gelmiyor değil :).




18 Kasım 2015

Gramofon Cafe


Havanın güzel olduğu vakitlerden devam... 
Ulus'la ilgili o kadar post yaptım. Tabii ki de Gramofon Cafe de bunların içinde yer alacak, almalı. 
Eski şeylere meraklı biri olupta orada sıkılmanız mümkün değil. Çeşit çeşit gramofonun yanı sıra, eski film afişleri, elektronik cihazlar, kasetler, plaklar... yok yok yani. Hatta özel bir "Zeki Müren Köşesi" bile var. Nefis bir yer. Çalan eski plaklar da cabası. Haa bir de çok şirin bir ufaklık var orada, sahibinin oğlu imiş, pek de bilgili maşallah.:)







12 Kasım 2015

Bin Hüzünlü Haz


Yine bir Hasan Ali Toptaş kitabı sonrası kafa karışıklığı içindeyim. Ama yüzümde ufak bir tebessüm var ki bu kesinlikle bu kitabı okumaktan mutlu olduğumu gösteriyor. Ne cümlelerdi be uffff....

Kitap hakkında analiz yapmak beni aşar diye düşünüyorum. Çok başka bir adam bu adam. Her kitabını okumayı hedefliyorum ama hepsinin arasına da beynimin kendini toparlamasına yetecek kadar aralar koymak istiyorum. 

Öyle bir kitap ki bu, cümlelerin içinde kayboluyor, cümleyi, kitabı tamamen unutuyor ve yazmaya siz devam ediyorsunuz sanki. Cümleler kitapta ama olayların sizin hayal gücü olduğuna o kadar eminsiniz yani. Değişik bir haz veriyor Hasan Ali Toptaş kitapları bana...Bin Mutlu haz... :))



Sevdiğim bir kaç kısmı da buraya koyayım da bulunsun...

"İçimin bir köşesinden diğer köşesine, çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum söz gelimi, uçuyorum kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye, savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. Her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum."

"Bir bakıma iyilik dediğimiz şey kötülüğe yaklaşma konusunda şiddetle burun kıvırırken, kötülük, daha cesur davranıp (belki de korkup) ona yaklaşmayı göze alabiliyor..."

"Müthiş bir şeydi tabii bu; artık gözlerimi kime çevirsem mutlaka ona ait bir renge, bir kıpırtıya, bir şekle ya da kokuya rastlayabiliyordum. Alaaddin ne yapıp edip un ufak parçalanmıştı da, kimse kendisini bulamasın ve bilemesin diye, tıpkı güzellik ya da çirkinlik gibi bütün insanların varlığına biraz biraz dağılmıştı sanki. Belki de ben sokaklarda yana yakıla dolaşıp onu tastamam bir gövde halinde bulmaya çalışırken, o olanca parçalanmışlığıyla her köşeden bana bakıyordu...."

"... Artık sonunu kolayca görebildiğimizi sezen hikaye tam da bu noktada birdenbire çark edip kendini yeni kelimelerle geriye doğru kelime kelime silerek sanki bunların hiçbiri olmamış gibi bizi alıp gene mahzenin zifiri karanlığına götürebilir çünkü. ..."





10 Kasım 2015

Tarihi Roma Hamamı


Havalar hazır soğumuşken yazdan kalma bir gezi postu yapayım diye beklettim bu postu :p
Ankara'da keşfetmediğim yer kalmasın mottosunun son durağı Tarihi Roma Hamamı idi. Ulus'ta merkeze çok yakın bir yerde olmasına rağmen, binaların arasında kalmasından mütevellit varlığını hiç farketmemiştim. Kocaman bir açık hava müzesi. Bir an için kendinizi bozkırın ortasında gri bir şehirde değil de, deniz kenarında, ne bileyim bir side antik kalıntılarını gezerkenki gibi hissediyorsunuz (Cümleye bakar mısınız??!! Gezerkenki....). Bu arada Ankara'yı seviyorum ben, öyle dediğime bakmayın. Ama gerçektir gri bir şehir olduğu. 

Neyse efendim, yıllar yıllar evvel böyle bir hamam varmış bu topraklarda. Önünde büyük bir arena bile varmış. Artık insanları mı, hayvanlarımı dövüştürerek eğleniyorlardı bilemiyorum. Açıp tarihini okumak lazım :) 




Böyle bir lahit görünce bir an kendimi Indiana Jones filmlerinde hissettim. Hatta etrafa bakıp böyle efsanevi, tarihi bir iz, gizem bulmaya bile çalıştım. Hatta bir tane buldum ama kimse umursamadı. Tüm lahitlerin önünde kümelenmiş bir sürü kırmızı böcek var. Orada bir sürü taş var ama böcekler sadece lahitlerin önünde. Dur ben bundan bir film çıkarırım arkadaş :))


Bu da benim "Turist Özlem Ankara'da" isimli soyut çalışmam. 




4 Kasım 2015

David Prakel Serisi ...


Benim gibi kenarından köşesinden fotoğrafçılıkla uğraşanların (hobi diyelim biz ona) okuması hatta evinde bulundurması gereken bir seri buldum. David Prakel imzalı temel fotoğrafçılığı anlatan ve üç kitaptan oluşan bir seri... 

Kompozisyon, Işık ve Pozlandırma. 

Kitaplar gerçekten ders kitabı gibi. Örnekli çalışmaları da var. Kendisi farklı ışıklarda farklı pozlarda çekip aralarındaki farkı da gösteriyor. Çok faydalı buldum bu seriyi. İşi daha zevkli hale getiriyor :)












2 Kasım 2015

Gizli Göl :))


Her ne kadar biraz tatsız bir sabaha uyandıksa da, her ne kadar biraz ümitsiz bir haftaya, hatta döneme başladıksa da inadına tutunmak gerek güzel şeylere...

Bu güzelliklerden biri de geçen hafta keşfettiğimiz bu göl mesela. Yürüme mesafesi ile 10 dakika yakınımızda bir göl varmış ve biz hiç farketmemişiz bile. Neyse ki geç de olsa bu güzelliği bulduk, balıkları, kuğuları izledik, bol bol fotoğraf çektik. Ve kısacık bir zaman da olsa uzaklaştık tüm dertlerden :)












26 Ekim 2015

Çizmek, Yemek, İzlemek...



Bu hafta sonunu tam olarak böyle geçirdim. Taş boyadım, ayvalı elmalı hem de glutensiz tart yaptım veee bir sürü eski film izledik. 


Yazın başlayan taş boyama sevdama uzun kış gecelerinde devam edecek gibi görünüyorum. Teeee Antalya'lardan taş getirdim bunun için. Ankara'da nerede bulacağım bu kadar doğal taşları. Geçenlerde iş için günü birlik Zonguldak yapmıştım (Onun da postu hala yapılacak...), oradan bile taş getirdim yani. O denli azimliyim :)) Bu hafta sonu bir nazar boncuğu, bir baykuş ile açılışı yaptık. Devamı gelecek...


Gelelim turtama... Portakallı kek yapma düşüncesi ile güne başlayıp Ayvalı Elmalı Tart ile bitirdim günü. Şuradaki tarifi biraz değiştirerek uyguladım. Mesela margarin koymadım. Onun yerine 3/4 su bardağı sıvı yağ kullandım toplamda. Ayrıca malum iç sadece elmalı değil ayvalı olacak şekilde hazırlandı. Glutensiz undan ilk kez yaptım ama oldu yanii, nefis oldu hem de. 


Gelelim izleme faslına. Şu aralar nostalji takılıyoruz. 1950 lerden ve 1960 lardan filmler seçip izliyoruz. Özellikle tarihe geçmiş kült filmleri tercih ettik :) Çok keyifliydi hepsi. Mesela 1968 yapımı bir zombi filmi vardı (ki tarihin en önemli zombi filmlerindenmiş), gerçekten o dönemi düşününce, bu tip olayların yeni yeni kurgulandığını düşündükçe çok eğlenerek izledik. Bir yandan The Walking Dead'i takip eden biri olarak söylüyorum ki o makyajlar falan hiç gözüme batmadı. Nicedir merak ettiğim Alfred Hitchcock imzalı Rear Window' da nefis bir filmdi. Aslında dört filmin dördü de nefisti...








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...