30 Ekim 2013

Dört Kısa Günden Bana...


Sezen diyor ya, "dört kısa günden bana bir garip sızı kaldı, bir de deli özlemin..."
Benim bu dört günlük tatilimden de bana, iki film, bir oyun bir de aslan kaldı...

Öncelikle arkadaşıma yaptığım doğum günü hediyesi projesini bitirdim. Kendisi fanatik Galatasaraylıdır. Daha uygun bir şey bulamazdım herhalde :) Hoş biri beni durdurmazsa tüm odasını aslanlarla donatacağım. Daha önce de aslanlı bir yastık işlemiştim. Bu yaptığım aslanı da duvara pano olarak düşünüyorum, bakalım artık...




Ardından iki güzel film sığdırdım bu tatile. The Help ve The Hunt (Evet alfabetik ilerliyorum... :P ). İkisi de dolu dolu bayıldığım filmlerdi... İkisini de sinema bloğumda yazacağım bir ara.


Ardından da Cumhuriyet Bayramımızı bir tiyatro oyunu ile süsledik. Ramiz ile Jülide... Bunu da yazacağım ilerleyen günlerde. Çok eğlenceli bir o kadar da dramatik bir oyundu. Bu vesile ile tiyatro sezonunu açtık. Hadi bakalım...



24 Ekim 2013

Dickens ve Şirinler...


Yeni bir kitaba başlamış olmanın verdiği heyecanı yaşıyorum. Hem de daha ilk sayfalarında öykünün içine çeken bir kitap. Bazı şeyleri okumakta geciktiğime hayıflanıyorum bazen. Sonra düşünüyorum da hakkını verecek bilinç ve birikim gerekiyordu belki. Belki lise yıllarında bu klasiği okusam hakkını veremeyecektim. Böyle düşündüğümden midir bilinmez (kesin ondan) geriye dönüp lise yıllarında okuduğum kitapları yeniden okumak istiyorum. Artık 'aaa ben bu kitabı okumuştum' demek istemiyorum, 'aaa ben bu kitabı okudum, şu bölüm çok güzeldi' demek istiyorum. Derdimi tam anlatamadım değil mi? Neyse işte, aldım sütlü kahvemi, %70 yoğunlukta bitter çikolatamı ve kitabımı, şu saatlerin tadını çıkaracağım


Bu arada süslü şirin de kendine dikkat etse iyi olacak. Aynaya bakmaktan yaklaşan tehlikeyi farketmiyor :(((



22 Ekim 2013

Cem Mumcu ve Makber...

 

Daha önce hiç Cem Mumcu okumamıştım. Arkadaşım bu kitabı verdiğinde de içeriği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. O yüzden aylarca beklettim kitabı bir kenarda. Kapağı ve adı  itibari ile biraz karanlık, ağır bir havası vardı. Benim bir inanışım vardır ve bunu bu bloğun bir yerlerine de yazmışımdır kesin. "Kötü kitap yoktur, uygun psikoloji vardır".  Aylar sonra 'artık hazırım ağır bir kitap okumaya' diyerek açtım kitabın kapağını...

İlk bir kaç sayfasını 'iyi ki de bekletmişim, ağırmış cidden, aslında pek de sevimli değil yazdıkları ama gerçekçi ve çok iyi bir dili var, devam edeyim' düşüncesi ile okudum. Meğer okuduğum kısımları çılgınca akan bir nehire giden küçük bir dereymiş. Sonra kitap aldı sürükledi beni. Bu kez akıntıya karşı gelmedim, bıraktım kendimi. İki saat sonra bitirmiştim kitabı. Zaten ince bir kitap ama içerik ve dil olarak kesinlikle çok şey barındırıyor.

Öncelikle Cem Mumcu' nun cümlelerini çok çok beğendim. Bundan sonra kitaplarını görünce es geçmeyeceğim. Makber' e gelince; kitap bir çocuğun doğumu ve büyümesi ile bir aile dramını paralel olarak anlatıyor. Ama öyle böyle bir dram değil bu. Olası tüm psikolojik irdelemeleri yapabileceği çeşitte karakter barındıran bir aile. Ve evet kitabın en çok hoşuma giden tarafı bu oldu; karakterlerin psikolojik irdelemeleri. Klasik bir yazar evi, masayı, ağacı, bir sürü kelime ile betimleyip gözünüzde canlandırabilir. Cem Mumcu bunu insan ruhu için de yapıyor. 


Zaman zaman bazı şeyler canınızı sıkabiliyor, içinizi karartabiliyor. Adeta 'sevimsiz' geliyor gerçeklerin bu denli çıplak anlatılması. Ancak benim fark ettiğim şey bu sevimsizliğin ötesi. Bir müddet sonra kitabın ne söylediğine değil, nasıl söylediğine bakıyorum. Kelimeleri kullanış şekline, bakış açısına ve benzetmelerine. Ne söylediğini anladım ve sevmedim ama söyleme şekline bayıldım. 

Makber için özetle şunu söyleyebilirim; kalınca bir kitap okursunuz da etkilendiğiniz toplasan 100 sayfadır ya, işte yaklaşık 100 sayfalık bu kitap o 100 sayfayı barındırıyor. 

Kitaptan beğendiğim birkaç paragraf ile bu postu sonlandırmak ve en kısa sürede yeni bir Cem Mumcu kitabı okumak istiyorum. 

"...İnsan, insanı değerlendirirken kendi insanlık zafiyetlerinin ne kadar üstüne çıkabilir? Kendini karar verici, yargılayıcı ve cezalandırıcı görmek için ne denli yukarıda ve ne denli tüm gerçekliği kavrayıcı olduğuna şüphe etmeden kendini inandırabilir? Cezalandırıcı, cezalandırırken, cezalandırdığına benzememeyi nasıl başarabilir?..."

"...İktidarın en büyük ihtiyacı 'bir diğeri' dir. Yalnızlık onun en büyük zehiridir. Engelleyebileceği, harekete geçirebileceği, durdurabileceği, değiştirebileceği, dönüştürebileceği, inandırabileceği, vazgeçirebileceği, öldürebileceği, yaşatabileceği bir diğeri kalmayınca iktidar anlamını yitirir. ... İktidara verilebilecek en büyük ceza onu yalnız bırakmaktır..."

"...Gitmeler gitmek, gelmeler gelmek manasına gelmiyordu onun için. Zamanı dem'lendikçe geçmiş ve gelecekle olan mutant bağını koparıyor, akışla bilinmedik bir münasebet kuruyordu. Güç bilmediği için güçsüzlüğe, beklemediği için kayba bağışıktı. Hayat üzerinde hiçbir hak iddia etmedikçe hayat ona tarifsiz genişlikler sunuyordu. Onun hayattan talepsizliği adeta hayatı yumuşatıyor ve ustalık ipliğini eğirmesi için onun küçük ellerine bırakıyordu. O ise tutmuyordu bile ipliği; sanki -belki- biliyor gibiydi tutarsa hayatın geriye çekeceğini..."


12 Ekim 2013

Bayram Provası...


Sanırım her evde bir bayram kahvaltısı ritüeli vardır. En azından bizde böyle bir şey var. O sabah kahvaltıya ayrı bir özenilir. Pastalar, börekler, hatta dolmalar... Ailenin en büyüğü kimse, onun evinde yapılır bu kahvaltı ve aileden olan herkes davetlidir. Bayramlaşma bu kahvaltı eşliğinde olur. 

Henüz bayrama girmesek de, bugün de böylesi bir kahvaltıdaydım. Herkes bayram nedeniyle bir yerlere dağılacaktı o nedenle erken bir kutlama gibi oldu kahvaltımız. Ev sahibinin kendi deyimi ile "kırmızı, beyaz, yeşil" konseptli kahvaltı sofrası gerçekten muazzamdı. 




Ben de bu güzelim kahvaltıya "elmalı turta" ile katkıda bulundum ki uzun zamandır yapmamıştım. Ara vermek yaramış bana. Söylemesi ayıp nefis olmuştu turtam. Maalesef o hengamede, kendi turtamın fotoğrafını çekemedim :/ Bir dahaki sefere artık.

Bu arada ben de bavulumu topladım. Şimdilik Abbas yolcu. Herkese mutlu ve sağlıklı bayramlar diliyorum. Yakın zamanda görüşürüz. 

9 Ekim 2013

Bir Yemek, Bir Şarkı...


Uzzuuuuunn zamandır bana makarna sözü olan bir arkadaşıma gittim dün gece. Makarna benim en sevdiğim yemektir. Her çeşidini, her sosla yiyebilirim. Durum böyle olunca dün benim için enfes bir sofra vardı. Mantarlı, tavuklu, kremalı makarna ve mevsim yeşilliklerinden oluşmuş bir salata. Daha ne olsun :) Her ne kadar arkadaşım, "altı üstü bir makarna ya abartma" dediyse de (artık ağzımın suyu nasıl akmışsa), benim için makarna sadece makarna değildir, sen daha anlamadın mı :))

O güzelim tatla beraber bol bol muhabbet ettik. Dertlerimizi azalttık, kahkahalarımızı arttırdık. Özellikle benim saati kurma muhabbetim bazılarını çok eğlendirdi. :) 

Tam o sırada TV' de bir şarkı çalmaya başladı. "BKM Güldür Güldür" programına bir müzik grubu konuk olmuştu ve inanılmaz güzel dans edip, şarkı söylüyorlardı. İlk kez gördüm onları. Özellikle solistinin dansı çok eğlenceliydi. İkimiz de "kim ki bunlar?" dedik ama gecenin yorgunluğu ile çok da üzerine düşmedik. 

Sabah uyandığımda aklıma direkt o müzik grubu geldi ve "kimdi acaba onlar ?" diye bir araştırmaya koyuldum. Sabah trafiğimizi o grubu arayarak geçirdik ve sonunda bulduk....

ta taaammm....

SATTAS.


Evet sözkonusu grup reggae müziği yapan Sattas'mış. O kıvrak hareketlerin sahibi de grubun solisti Orçun Sünear' mış.

Böylece hem arkadaşımın meşhuuurrrr (ve gerçekten nefis) makarnasını tatmış oldum, hem de takibimize yeni bir müzik grubunu aldık (Hoş yeni falan değillermiş, bildiğin hayran kitlesi varmış ve yıllardır müziklerini yapmaktalarmış. Biz geç farkettik diyelim).






8 Ekim 2013

Being in Love (Osho)


Bu kitap ile ilgili bir kaç noktayı şu, şu ve şu postumda paylaşmıştım. Sonunda kitabı bitirdim :) Sindirerek, yavaş yavaş okudum. Daha önce söylediğimi yine tekrarlıyorum, kitap size hayatın sırrını vermiyor. Zaten yaşadığınız, hissettiğiniz şeylerin farkına varmanızı sağlıyor. Kitapta da bu "farkındalık" kavramı sıkça geçiyor zaten.

Bu kitap uzun uzun analiz yapılacak bir kitap değil aslında. Daha doğrusu benim o analizi yapacak birikimim yok. Herkes bu kitaptan kendine göre bir şeyler bulacaktır. Ben hoşuma giden bir kaç cümlesini paylaşacağım. Çok çok daha fazlası kitapta mevcut. Güzel ve gerçekçi örneklemelerle.  


"Yaşamın Matematiği ; Nefret aşka karşı değildir, içindedir bütündür. Gün gece ile, çalışmak dinlenmek ile, açlık toklukla bir bütündür." 

"İhtiyacımız olan şey yalnızlığı unutmak değil, tek başına olduğumuzun farkında varmaktır. Not lonely, be alone. "

"Çocukların hem zeki, hem itaatkar olması isteniyor. Ancak bu imkansız. Zeki insanlar itaatkar olamaz. Ancak sizinle hemfikirlerse "evet" diyebilirler."

"Kadınlar önce erkekleri kılıbıklaştırıp, sonra da kılıbık oldukları için ilgilerini kaybedeler.  :))) " bak bunu tuttum. 

"Medicine cures your body, meditation cures your soul..."

"Karanlık ve yalnızlık ile doğrudan savaşamazsınız. Çünkü bunlar bir varlık değil, belirli bir şeyin yokluğudur. "

"Çocuklar, annelerini, kendilerinin bir parçası olarak gördükleri için ilk önce "baba" demesini öğrenir"




4 Ekim 2013

Ekstra Zaman Bonusu...


Bugün Ankara'ya ilk kar düştü. Daha Ekim'in başındayız. Biliyorum sıcaklar son bir kez daha uğrayacak. Yine de acı bir idrak içindeyim ... kış kapının önünde. 

Ben de sanırım kışa hazırlık içerisindeyim.
Çizmek istiyorum mesela, ne olursa...
Bol bol kanaviçe deseni topladım. Kafamda tasarladığım projeler var.
Hali hazırda örmekte olduğum bir amerikan servisi takımı ve yapmakta olduğum bir puzzle da var. Ayrıca bir sürü film izlenmeyi, en az dört kitap okunmayı bekliyor. Zamana ihtiyacım var...hem de çok. 
Hayatımız bir bilgisayar oyunu olsa, şu aralar bol bol "ekstra zaman bonusu" almaya çalışırdım :)





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...