29 Şubat 2012

Ankara ve Kar...

Biz romantikler için kar, battaniye, romantik komedi ve sıcak çikolata eşliğinde camdan izlenecek bir eğlence idi. Bu seneye kadar... "8 mart 2011 Ankara Kar Felaketi" ' ni yaşamış olmamız bile bu seneye şaşırmamıza engel olamadı. Çok yağdı, çok çok yağdı bu sene. Bir kere erken çıkmamıza, bir kere ofiste kalmamıza, dün 3 saatimizi yolda geçirmemize, bugün de tatil yapmamıza neden oldu. Tatil bile eğlendirmedi açıkçası çünkü yarın ne olacak diye kara kara düşünmeye başladık. Zira dünden beri aralıksız yağan kar anca şu saatlerde biraz yavaşladı. Hava durumu siteleri bir saat içinde yine başlayacağını söylüyor. Yarın işe gidip gidemeyeceğimiz ise ancak yarın belli olacak. Umarım kararı yola çıkmadan verebileceğimiz bir durum olur. Çünkü yollar böyle zamanlarda gerçekten çekilmiyor. 12 yıldan fazladır Ankara' dayım. İlk kez karın "sefa" sı yerine "cefa" sını çektim. Ve şimdi doğudaki insanları daha iyi anlıyorum. Onların neredeyse yaşam şekli olmuş bir durumu biz bir kaç gün üstüste yaşayınca mızmızlanıyoruz. Oysa bu durum tercihe bağlı değil ve yine, yeni, yeniden anladım ki  doğayı hiçbir şekilde yenemiyoruz...


Pin It




Pin It






28 Şubat 2012

PicSpeed Dünyası

Son zamanların en çok vakit geçirme şekli sanırım nette dolaşıp resimlere bakmak. Eğer telefonunuz Android uyumlu ise size çok güzel bir uygulama tavsiyem var. PicSpeed, inanılmaz bir masaüstü arşivi. Hergün onlarca resim ekleniyor. Resimler tamamiyle derleme. Her siteden resim bulabiliyorsunuz. Programın özelliği bunları başarı ile arşivlemesi ve cep telefonunuzdan size ulaştırması. Kategorilemesi çok başarılı, tarihe, temaya, renge göre kategorileme yapabiliyorsunuz. Favorilerinizi belirleyip bunu da kategorileyebiliyorsunuz. Benim favorim renklerine göre bakmak.


Tabi bu uygulamada gezme süresince internet bağlantısının açık olması gerekiyor haliyle :)  Daha fazla bilgi için şurayı inceleyebilirsiniz. İşte seçtiğim bazı resimler ;

50 yıl sonra...

27 Şubat 2012

Hadi biraz dedikodu yapalım; 2012 Oscar Elbiseleri

Öncelikle bu bir moda bloğu değil anladığınız üzere. Ben de çok anlamam modadan. Öyle trendmiş, modacıymış vs. bilmem. Sadece gözüme güzel gelene bakarım. Uyuma bakarım. Ama bu halime rağmen ben bile 2012 Oscar Ödül Töreni' ndeki elbiselere kayıtsız kalamıyorum ve buraya not düşmek istedim :)

Resimleri kaynak aldığım siteler (üzerlerine tıklayınca göreceksiniz) bu elbiseleri sınıflandırmış. İyisini, kötüsünü. Ama bunlar biraz da göreceli şeyler ya, ben sadece resimlerini koyup size bırakıyorum kararı. Bir de benim su yeşili hastası bir arkadaşım var, Zeynep. Buradaki tüm su yeşili elbiseler ona gelsin. :) Tüm derken farkettim ki tek su yeşili elbise varmış :(

Neyse ben en beğendiğim iki elbise ile başlıyorum.

Gözüme en şık gelen isimlerden birisi... Bérénice Bejo


  
Bir diğeri de bu. Daha canlı ama gayet zarif...Emma Stone
  

Tabi Emma Stone ile Nicole Kidman' ın hafiften piştisi sözkonusu ama Emma kesinlikle ağır basıyor.


Kate Mara, o nasıl bir poz vermek allahaşkına :)


Kırmızı iddialı renk sonuçta....


Beyaz çok başka...


Siyaz ve koyu renkler bu sene daha az tercih edilmiş


Bazıları ışıl ışıl olmayı tercih etmiş...


Bazıları gerçekten ışıl ışıl olmuş :)


Bir kısım en beğenilenler olarak bunları belirlemiş....


Bir kısım da bunları çok sevmiş.

Ve yine bir kısım en kötüleri olarak bunları seçmiş. İçinde benim seçtiğim de var...anlamıyorum zaten bu işlerden :)


Bir kısma göre de en kötüleri bunlarmış. Burada bir tutarlılık söz konusu. Sandra Bullock ve Shailene Woodley ...üzgünüm.


Veee bence en kötüleri...

25 Şubat 2012

Hayatın Renkleri #1 - Evim

Yaklaşık 4 gündür süren yatma sürecim işe yaramış görünüyor. Bugün birazcık ayaklandım. Sesim dehşet çıksa da kendimi o kadar kötü hissetmiyorum. Yani yavaş yavaş renk geliyor hayatıma...:)


Pin It



Pin It


Pin It


Pin It



23 Şubat 2012

Can boğazdan gelir...geçemez...



Atalarımız her ne kadar bu sözü "bol bol gıda alın, sağlıklı olun" anlamında dediyse de benim şu günlerdeki durumun için bu boğaz, gerçek anlamdaki boğaz. Yani anatomik olarak kafam ile gövdemi birleştiren kısım. Gerçekten şu aralar canımın oralarda bir yerde sıkıştığını hissediyorum zira kalbim oradan atıyor gibi. İki gün önce başlayan boğaz ağrısı ve gıcıklanma dün tavan yaptı. Öyle ki bugünü evde geçirmek zorunda kaldım. Demem o ki dostlar, hastayım, yazıyorum, görünmez hayalinle... :)

Hasta olduğum zamanlar hep bir kararsızlık yaşarım. Her ne kadar her kafadan "dinlen" sesi çıksa da, yatınca daha çok hasta oluyormuş gibi hissediyorum. Ancak ayaklanınca da bir kaç saat sonra acısı fena çıkıyor. Dün sabah ayaklanma yolunda verdiğim karar, işten izin alıp evde yatmamla sonuçlanınca bugün de dinlenmeyi tercih ettim. Bakalım ne olacak.

Geriye dönüp tüm kış boyunca aldığım vitaminlere bakınca, kendimi, sürekli atak yaptığı maçta, kontra ataktan gol yiyen takım gibi hissediyorum. Hatta kış biterken bu duruma düşmem, bu golün son dakikalarda geldiğini gösteriyor.

Oldukça trajikomik geçirdiğim iki haftanın finali de sağlam oldu bu hastalıkla. Kızgınlık, kırgınlık, pişmanlık ve çaresizlik üstüne bu hastalık, konseptin kaymağı oldu resmen. Bunun üstüne bozulan kombime sıkışan 250 TL yi de ekleyince ruhum hazımsızlık yaptı. Ev sahibi ile sıkı pazarlık sonucu zararımı oldukça düşürsem de, cüzdanımın,  geçen günlerde kendisine yazdığım mektubun intikamını aldığına eminim :/. Bu kadar terslik üst üste gelince kendimi, şu yolda yürüken durduk yere kafasına demir örs düşen çizgi film kahramanlarına benzetiyorum :) Çıkmak lazım değil mi artık bu karamsar moddan. İleride bir tabela görür gibiyim. Umarım çıkışı kaçırmam da "daha neşeli günler sapağı" ndan yoluma devam ederim.



Evde geçirilen iki haftaiçi günü ile birlikte, muhtelif izdivaç programları, yemek tarifleri ve kadın muhabbetleri güncellememi de yaptım. Bunlar beni birkaç ay idare eder artık.

Böyle durumlarda aklıma hep "You've Got Mail" filmi geliyor. Meg Ryan' ın hasta olduğu sahnede, kapıda beliriveren papatyalar.  Biliyorum öyle saçlarım olmadıkça zor papatya falan gelmesi. Şu anki saçlarımla bana gelse gelse vitamin broşürü gelir. :)

Sıkıldım evde olmaktan, işe gitmek istiyorum. Sevgili canım boğazımdan geçer geçmez.... :/

22 Şubat 2012

Şakacı sümbül




Son ana kadar yavruağzı rengi gibi gösterip pembenin en kralını açtı sümbülüm....:-)

21 Şubat 2012

Özlem' in enleri :)

Yasal Uyarı : bu bir mimleme operasyonuymuş... :)

Çiço bana dokundu ve "elim sende" dedi .. Benim bunu hemen savmam gerek...:)


İşte benim enlerim ;

1. En sevdiğin şeyler nelerdir, nelerden hoşlanırsın vb.

Film, film, film..:) Genel anlamda spor, futbol, tenis, müzik, resim yapmak en sevdiklerim. Filmin ne olduğu çok önemli değil (kınamayın beni a dostlar, iyisini de ayırırız elbet). Her filme bir şans veririm, idare edenlere ikinci şansı da. Güzel bir filmse izlenebilitesi sonsuza kadar sürer. Futbol izlemeyi çok seviyorum. Daha çok İspanya, Almanya ve İngiltere liglerini izliyorum. Bizimki şifresiz olsa bile iki kere düşünürüm herhalde izlemeyi. Ama Beşiktaş' ımın maçları kaçmaz. Tenisi geçen yıl keşfettim güzel spormuş, çok güzel spormuş hatta. Hissettiklerimi de şu yazıda yazdım.  Genel anlamda spor müsabakalarına karşı bir kayıtsız kalamama durumum var. Voleybol, basketboll, bilardo, kayak ne olursa olsun ilgi ile izler, izlediğim kısmından bir şeyler öğrenmeye çalışırım. :) Arada sırada bir şeyler karalarım, çizerim.


2. Bilgisayarda vaktini neler yaparak geçirirsin?

Blog yazarak. Blog okuyarak. Takip ettiklerim, onların takip ettikleri derken derin bir denize dalmak gibi bu blog meselesi. Özellikle sinema ile ilgil takip ettiğim blogları okumak çok zamanımı alır. Adamlar yazıyor arkadaş..:)  Beşiktaş ile sağdan soldan bulduğum tüm haberleri okurum. Biraz araştırma biraz gezme. Twitter ve ekşisözlük ile kapatırım...:)

3. En sevdiğin filmler nelerdir, veya izlediğin ve hafızanda kalan veya kesinlikle izleyin dediğiniz?

Bu soruya verilecek net bir cevabım yok. Çünkü her hafta en sevdiklerim değişir. Ama bir "Esaretin Bedeli", bir "I Am Sam", bir "3 idiots" her zaman ilk 10 içerisindedir. :)

4. Şu sıralar almak istediğiniz şeylerin listesini yapsanız bunlar neler olur?

Gardrobumu tamamen yenilemek istiyorum. O kadar çok şey var ki almak istediğim:) Ama Mudo' da gördüğüm davul kitaplık bir ütopya olarak listemin en başında. O para o kitaplığa verilir mi be..(parasını da bilmiyorum ha, bakmaya korktum. Eminim çoktur...:P ) Resmini de bulamadım ki. :/

5. Şu sıralar en çok dinlediğiniz şarkılar? 3 tane.

Hımmm....
Sertap Erener  - Bir Var mışım, Bir Yok muşum
Halil Sezai  - Sonbahar
Enbe Orkestrası - Senden Kıymetli mi?

Eveeett... hadi bakalım sıra sizde...  ZeynepErdal Küçükarslan , Kısaca Fd ,

20 Şubat 2012

Sözüm meclisten dışarı...



Bugünlerde kendimi bir garip hissediyorum, negatif, şanssız, yalnız ve huysuz..:) Depresifim yani. Hani MFÖ' nün "Sakın Gelme" şarkısının sözlerini alıp neon ışıkları ile kafama taksalar yeridir.

Biz kadınlar böylesi günlerde kendimizi alışverişte buluruz aniden. Hiç olmadı saçımızı başımızı değiştiririz.
Ona da imkanımız yoksa evimizdeki mobilyaların yerlerini değiştiririz. Ben bulaşık yıkayarak çok rahatladığımı hatırlarım. Evet biraz manyakça belki ama tamamen zararsız...:) Hatta sonrasında oluşan "temiz mutfak" sizi ekstra mutlu ediyor. O kriz esnasında ocak da siliniyor, karşı fayanslar da.

Neyse ben de bugünlerde kendimi bir garip hissediyorum işte. Para yok alışverişe çıkamıyorum. Saç desen hayatta yapmadığım şey sürekli rengini değiştirmek. Hatta sürekli orjinal rengine boyuyorum. Eee eşyalar desen evimde o kombinasyonu yapacak sayıda eşya bile yok :) Ben de sardım blog tasarımına...bir nevi
can sıkıntısı benimkisi. Etrafımdakilere sarmaktan iyidir. İnsanların sürekli kaprisimi çekmesini de bekleyemem değil mi? Beklememeliyim de zaten, beklemeyeceğim de artık. Çevremdekilere çektirdim zaten yeteri kadar :)

Evet bu günlerde uğura ihtiyacım var, şansa, belki de biraz pozitifliğe. Şu derin nefes aldığınızda içinizden 10' dan geriye saymaya başladığınızda, 3 ile 2 arası gelen o pozitifliğe. Sanırım buna herkesin her zaman ihtiyacı oluyor da, birçok şeyin ters gittiği şu günlerde ihtiyacınızın farkında oluyorsunuz.

Neyse ben bugünlerde bir garip hissediyorum işte, anlamsız, sebepsiz. Vardır tabi ki de sebepleri, tek tek bakınca "bu mu?" denir ya, birikir aslında, öyle işte.

İçinde bulunduğum durumu gülümseme ile karşılamak adına kendime bu şarkıyı hediye ettim :) Çünkü eskiden beri inandığım bir şey var. "Bir sıkıntıyı aşmanın yolu, ona gülebilmekten geçer...".



15 Şubat 2012

Tecrübe...



Kışın, özellikle yünlü şeyler giydiğimizde oluşan elektriklenme çok uyuz bir şeydir. Sonrasında dokunduğunuz bazı şeyler sizi çarpıverir. Bu bir insan da olabilir, pencere de. Böyle günlerde ofisin penceresine hep bir tereddütle yaklaşırım. Hafif dokunmalarla elektrik çarpıp çarpmadığını kontrol ettikten sonra rahatça kolunu kavrayıp açarım. Bir kere başınıza geldiyse temkinli yaklaşıyorsunuz haliyle. Tecrübelenmişsinizdir.

Tıpkı artık mp3 çalarımı, kulaklıkları takmadan önce açmam gerektiğini anladığım gibi. Dün serviste mp3 çalarımın kulaklıklarını kulağıma geçirip "Play"' e bastığımda çıkan ses dehşetti. Bir önceki dinlememden kalma son ses birden vurdu kulaklarımı. Yanımda bomba patlamış kadar oldum. Tüm servis boyunca acaba kulaklarıma ne kadar zarar verdim diye düşünmeden edemedim. Bu da bana ders oldu. Artık takar mısın sen kulaklıkarı, açmadan.

Böyle ufak şeyleri tecrübe edip hayata yansıtmak faydalı oluyor. Bir kere başınıza gelmeden öğrenemiyorsunuz bazı şeyleri. Bu basit şeyler deneme yanılma yoluyla öğrenebileceklerimizden. Küçük çocuklara sıcağı ancak dokundurarak anlattıkları gibi. Sobaya yaklaşıp elini yakmadan hangi çocuk vazgeçmiş ki dokunmaktan :)

Bazı şeyleri de yaşınız ne olursa olsun öğrenemiyorsunuz. Bazı şeyler sadece yaşamalık...

O yüzdendir ki daha önce "benzer" inin başınıza gelmesinin hiçbir önemi olmadan balıklama atlayacaksınız hayata. Çünkü aynısını yaşamadınız. Aynısı olamaz. Aynı kişi değil, aynı iş değil, aynı şehir değil...Kaçamazsınız. (burada radyodan giren Sezen' in Gidemem şarkısı da cuk oturdu...aferin ). Ya sürdüremezsem? ya başarısız olursam? ya kaybolursam? yok aslında. Bunların olma ihtimali ile bir şey yapmamak "yaşamamak" demek. Güvenebileceğiniz tek kişi kendinizsiniz. Eğer kendinize, kaybolursanız yolu bulacağınıza, ayakta kalacağınıza güveniyorsanız (ki başka çaresi yok) yapmaktan  (=yaşamaktan) başka çareniz de yok. Neler olacağını bilemezsiniz. Ancak tahmin edebilir, ihtimal verebilirsiniz. Ama bu ihtimallerin veya tahminlerin sizi engellemesi gibi bir şey de söz konusu değil. Hayat geriye akmıyor.

Bir kulaklık ya da çerçeve değil ki hayat, her olaya aynı etkiyi ya da tepkiyi versin. Bu kadar değişken olduğu sürece asla yeteri kadar büyüyemeyeceksiniz. Söz konusu hayat olunca siz hala küçücük bir çocuksunuz. O sobaya her defasında gidecek ve elinizi yakacaksınız. Çünkü soba her defasında farklı görünecek size.

10 Şubat 2012

Travma



Oldukça sürükleyici, aksiyonu bol ama aynı zamanda dramatik bir öyküyü, harika bir kurgu ile anlatıyor Travma. Küçük yaşta yaşadığı bir travma sonucu konuşamayan, iç dünyasına kapanmış, bu sayede bazı sezgilerini geliştirmiş genç bir çocuğun hikayesini.

Kahramanımız hapishaneden yazıyor hikayesini ve iki farklı zaman dilimini anlatıyor. Bir nevi paralel evrenler misali.  Birinci zaman diliminde nasıl böyle biri olduğunu, ikinci zaman diliminde ise nasıl hapishaneye düştüğünü anlatıyor. Bu kurgu biraz kafa yoruyor gibi olsa da kitaba sizi bağlıyor ve ara vermemenizin en önemli sebebi oluyor. Bu zaman dilimlerinde başından geçenleri okurken ağır travmanın izlerini görüyoruz. Nedenini kitabın sonuna kadar bize anlatmıyor. Bu da merakımızı her sayfada biraz daha arttırıyor. Sonunda bize o gizli kapısını açtığında ise ki bunu çok etkileyici bir şekilde yapıyor, nefesimiz kesiliyor, yutkunuyoruz.



Özellikle psikolojik analizleri harika kitabın. Çocuğun iç konuşmaları, içinde bulunduğu çaresizlik, doğruyu biliyorken yanlışı yapma eğilimi, hayata tutunma yöntemleri çok güzel anlatılıyor. Karakter analizleri de çok başarılı kitabın. Kahramanları gözünüzde eksiksiz canlandırabiliyorsunuz.

Steve Hamilton imzalı kitabın orjinal adı "The Lock Artist". İki farklı dilde çok farklı anlamlarda isimlendirilmesine rağmen iki isim de oldukça uyumlu. Çünkü kitap iki ağır temayı içeriyor. İç içe geçmiş şekilde, kahramanımızın yeteneği ve konuşamamasına sebep olan travma.

Kitabı okumaya başladığımda "bunun filmi çekilmeli" diye düşündüm. İlerledikçe bu düşüncem daha da pekişti. Şahane bir filmi olur bu öykünün, eminim çekilecektir de. Hatta IMDb' ye baktığımda üzerinde çalışıldığını görüyorum ama şimdilik hiç bir bilgi yok.

Karışık kurgulu, biraz karanlık ve aksiyonu bol kitapları seviyorsanız, üstüne psikolojiyi de eklemek isterseniz bu kitap tam da size göre. Ha sadece klasikleri okuyorsanız sizi kesmeyebilir :) Klasik de kişiye göre değişir gerçi, ya da değişir mi?



8 Şubat 2012

Klişe !


Dün Türk Sineması'ndaki sürekli tekrarlanan sahnelerle ilgili bir yazı yazmak istiyordum. "Türk Sineması Klişeleri"' olacaktı adı. İlerde yazarım belki. Neyse, klişe kelimesinin tam karşılığına bakınca ilgim dağıldı. Klişe, yani kullandığımız anlamı ile "basmakalıp" aynı zamanda bir tür metal levha imiş. Üzerine çeşitli simge ya da resimlerin kabartma olarak işlendiği bu levhalar basım işlerinde kalıp olarak kullanılıyormuş. Düşününce mantıklı tabi. Benim bu Amerika' yı yeniden keşfedişlerim de komik oluyor ya neyse. Sürekli aynı şekli vermek için kullanılan kalıp ifadesi zamanla klişe tabiri ile dilimize de yerleşmiş.

Bizim cümlelerimizde kullandığımız klişe' ise, geçmişte çok etkili olan durum veya fikrin, artık etkisini yitirmiş hali demekmiş. Yani klişe olması demek kötü ya da yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersi, iyimiş, bir zamanlar etkiliymiş şimdi sadece etkisini yitirmiş durum oluyor klişe. Ama biz daha çok hafif hakaretimsi şekilde kullanıyor ve ne kadar da yanılıyoruz. Oysa "ne kötü" dediğimizi sanarak "bir zamanlar çok etkiliymiş vayyy" demeye getiriyor olabiliriz. Evet geçmişte kalmış ama kötü değil.

Klişe olmuş bir şey asla kötü değil aslında. Ben buradan bu sonucu çıkarıyorum. İnsanlar kötü veya talep görmeyecek bir şeye neden kalıp yapsınlar ki. Demem o ki aslında bazı şeyleri yanlış kullanıyoruz sanırım, ya da bilenimiz az, ya da tam manasını bilmiyoruz. Aslında ben de "Türk Sineması Klişeleri" konusunda kullanacağım örnekleri, kötü olduğu için değil de sürekli tekrarlandıkları için kullanacaktım. Vay be hayat bazen gerçekten mantıklı :)



7 Şubat 2012

Sarı vosvos...



Sanırım hayata dair yapılan en güzel benzetmedir yol. Yolun başındayım, yarısındayım, yolun sonuna geldim vs. vs. Ama sadece yol mudur acaba hayat? Sadece bizim ilerlememizden mi ibarettir? Yoksa aslolan o yolda nasıl ilerlediğimiz midir?

Öncelikle bunları düşünmemi sağlayan sarı vosvosa selam olsun. Sabah işe gelirken her zamanki gibi camdan dışarıyı izleyip, ne olduğunu bilmediğim bir şey arıyordum. Güneşli olmasına rağmen renksiz bir gündü Arabaların renkleri tek düze, kıyafetlerimiz koyu ve renksiz, yollar yarı kar yarı çamur. Yani bu sabahı size renklendirsem sadece gri, kahverengi ve belki biraz da soluk yeşil kullanırdım. Ta ki yanımdan o sarı vosvos geçene kadar. Fosforlu diyebileceğim belirginlikte hafif yeşile çalan sarısı ile bir anda renk kattı sabahıma. Hani ders çalışırken kullandığımız sarı fosforlu kalem varya, öyle bir renk. Gülümsedim nedensiz. Bu sabah sanırım bu arabayı arıyormuşum dışarda dedim içimden.

Yaşarken de hayatımıza böyle insanların girdiğini düşündüm. Renkli, eğlenceli, sizi sebepsiz yere mutlu eden. Yönünüz aynı ise uzun süre size eşlik edecek ya da ilk yol ayrımından dönecek birileri. Kızgınlık, kırgınlık olmaksızın sadece tebessümle hatırlayacağınız birileri. Siz ne kadar renksiz olursanız olun size kendisini kabul ettirecek ışığı olan birileri. Sonrasında ayrıntıları unutup, sadece sizde bıraktığı tebessümü hatırlayacağınız birileri.


İşte böyle düşünmeye başladım hayat ile yollar arasındaki ilişkiyi. Bende sanırım şöyle bir durum var; Bir yaşa kadar insanların, düşünürlerin, atalarımızın, şarkıların, filmlerin vs. neler dediğini beynimde biriktirip bir yaştan sonra gerçekten ne demek istediklerini özümsüyorum. Bazen öğrenmeniz, anlamanız demek olmuyor. Öğrenip o bilgiyi saklı tutmanız gerekiyor. Ta ki anlamanız için gereken örnekler önünüze çıkana kadar. Benim örneğim de o sarı vosvos oldu :)

Hayat gerçekten yol üstünde akıyor ama trafiği onu var ediyor bence. Tek başına çıkıyorsunuz yola. Her ne kadar birileri sizi eğitse de iç güdülerinizle ilerleyebiliyorsunuz. Belirli kuralları var, bozulmayan, uyulması şart.
Asla tek başınıza değilsiniz. Mutlaka etrafınızdakilerin etkileşimi var. Kontrollü olmak zorundasınız ama kontrollü olayım derken akışı bozarsanız kötü oluyor. Yanınıza bir araba takılıyor uzun süre yan yana gidiyorsunuz ta ki yollarınız ayrılana kadar. Bazen bir arabayı beğeniyor, takip ediyorsunuz. Bazen sizin peşinize takılıyorlar.  Bazen size bağlı olmayan nedenlerden, yol çalışmasından mesela aksayıveriyor yolculuğunuz. Bazen yeni yollara giriyorsunuz. Bilmediğiniz yollara. Tabela arıyorsunuz, bir işaret. Tekeriniz patlıyor isyan etmek istiyorsunuz. Bir kazanın yanından geçerken şükrediyorsunuz. Kavgalarınız oluyor, sakin olmanız gereken durumlar ya da kendinizi savunmak zorunda olduğunuz durumlar.


Kimi zaman birilerinin sizi yönlendirmesini istiyorsunuz. kimi zaman kuralları çiğniyorsunuz. Tehlikeli. Her zaman için arkanızdakiler değil, önünüzdekiler daha önemli oluyor. Geçmeniz gerekenler var. Durmasını bilmeniz gereken noktalar. Hayata dair dikkatiniz dağıldığında kenara çekip nefes almayı ihmal etmemeniz gerekiyor. Ama durmak gerçekten durmak olmuyor çünkü ne kadar yorgun ne kadar bezgin olursanız olun o yol ayaklarınız altından kayıp gidiyor. Siz sadece kısa bir süre için kendinizi o akışa bırakıyorsunuz. Vitesi boşa alıp arabanın kendi kendine ilerlemesine izin veriyorsunuz. 

Bazen yol ayrımına gelip ciddi kararlar vermeniz gerekiyor. Yanlış yolda olduğunuzda geri dönmeniz gerekebiliyor. Dua ediyorsunuz hatanızı telafi edecek bir U dönüşü olsun diye. Ve illa ki geliyor o fırsat size. Belki hemen değil ama sabır ve sakince ilerlerseniz geliyor. Bazen çift şeritte oluyorsunuz. Güvenli ve rahat. Bazen tek şeride düşüp biraz stresli geçiriyorsunuz yolcuğunuzu. Hedefleriniz oluyor ama duraklar gibi asla son değil, gerçek sona kadar durmak mümkün değil.

Bir sarı vosvosun kurdurduğu cümlelere bakın. Ben de bugün fosforlu turuncu bir bere taktım. Hayata renk olsun diye..:)




4 Şubat 2012

Cüzdanıma mektup..!



Sevgili Cüzdanım,
ben bunları yazarken, sen, tüm duygularımdan habersiz, çantamın içinde duruyorsun.
Sana eğer şimdi biraz sitem edeceksem bil ki seni sevdiğimden, senden vazgeçemediğimdendir.
Yeri geldi küçük bir çantaya koymak için çok hırpaladım, yeri geldi büyük çantaların içinde arayıp durdum seni.
Evde unuttuğum o günü hatırlamak bile istemiyorum.
İnanılmaz parasız kaldığım bir gün, kenarından, hiç hatırlamadığım bir 10 TL çıkarmıştın. Sen belki unutmuşsundur ama ben bu iyiliğini asla unutmayacağım.
Hatırlar mısın, bir keresinde, bakkal "bozuk vericem" demiş ve bir sürü demir parayı elime tutuşturmuştu.
Ben de o paraları sana sığdırmaya çalışmıştım. Patlamak üzereydin. Ne kızmışsındır o gün bana.
Ama inan o günü hatırladıkça hala utanıyorum.
Abiye giyindiğim günler, seni yanıma alamayınca, inan bana ben de mutlu olmuyordum. Bir yarım hep evde, seninle kalıyordu.
Benim için ne kadar önemli olduğunu bir bilsen.
E kolay değil, her şeyimi sana emanet ettim. Param, kimliğim, kredi kartlarım, kartvizitlerim, fotoğraflar...
Ah be cüzdanım, ben de öyle duygulara neden oluyorsun ki, sevgiliye "gel be artık" isyanı gibi...

Demem o ki, yıl olmuş 2012 "dol be artık"...Yetti valla, bak zam zamanı, artık naparsın bilmiyorum ama eğer...öhö öhö..

S.S.V.D.S.O.A.

Özlem

3 Şubat 2012

Different Seasons (Kuşku Mevsimi)



Yıllar önce TRT2' de bir filme denk gelmiştim. Başını kaçırmıştım ama o zamanlar "başını kaçırdığım filmleri izlememe" hastalığına henüz tutulmadığım için izlemeyi sürdürmüştüm. Film, bir adamın hapishanedeki maceralarını anlatıyordu. "Ben bu filmi biliyorum" demiştim içimden. "Hayır hayır, ben bu öyküyü biliyorum tabi ya bu Rita Hayworth' u seven Adam" çığlığı yükselmişti içimden sevinçle çünkü öyküye bayılmıştım. Evet ülkemizde Esaretin Bedeli adı ile gösterilen mükemmel filmden bahsediyorum. Yani The Shawshank Redemption' dan. İşte ben bu filmi izlemeden önce öyküsünü okumuş şanslı insanlardandım. Şimdi size o öykünün içinde bulunduğu kitabı, bir Stephen King şahaseri olan Kuşku Mevsimi' ni biraz anlatacağım. Bu da tarihe kayıt düşülsün zira kitap artık basılmıyor. Sahaflarda belki bulabilirsiniz.



Orjinal adı Different Seasons olan Kuşku Mevsimi ilk kez 1983' te ülkemizde basılmış. İlk basımlarının içinde birbirinden güzel dört öykü var. Daha sonra "The Body" çıkarılarak ayrı bir kitap olarak basılmış. Kuşku Mevsimi ise diğer üç öykü ile basılmaya devam etmiş. Benim okuduğum basımı, dört öyküyü de barındırıyordu.

Kitabın konseptine göre Stephen King, öykülerin havasını ve psikolojisini mevsimlere benzetmiş. Bu nedenle kitaba Different Seasons demiş ve öyküleri de aşağıdaki gibi sınıflandırmış. Orjinal halleriyle yazmakta fayda var. Çeviri polemiği olmasın :)
  • Rita Hayworth and the Shawshank Redemption (Hope Spring Eternal)
  • Apt Pupil (Summer of Corruption)
  • The Body (Fall From Innocence)
  • The Breathing Method (A Winter's Tale)
Kitaptaki öykülerden iki tanesi yani The Body ve Apt Pupil  nispeten uzun, roman denilecek türden öyküler. Diğerleri yani The Breathing Method ve Rita Hayworth and the Shawshank Redemption kısa öykü olarak geçiyor. Ben kurban olurum böyle kısa öyküye :) 

Bu öykülerden üç tanesi sinemaya uyarlanmış. Zaten bir Stephen King klasiğidir. Bir çok romanı sinemaya uyarlanmıştır. Sinema tarihi için unutulmaz bir insandır. "Misery", "The Green Mile" en iyi uyarlamalardan örnekler. Ama benim hayal kırıklığına uğradığım uyarlamaları da yok değil (bkz. Dreamcatcher).  Neyse biz Kuşku Mevsimi'nin öykülerine dönelim ve sırası ile inceleyelim.

Apt Pupil (Yetenekli Öğrenci)
 

Kitabın giriş öyküsü buydu ve ben bu öykü sayesinde kitaba bağlanmıştım. Yani aslında şahsi fikrim bu öykünün diğer öykülerden çok daha başarılı olduğu. Kimliğini gizleyerek yaşayan, nazi emeklisi ihtiyar bir adamın, kimliğini deşifre eden genç bir öğrenci ile girdiği psikolojik savaşı anlatıyor öykü. Ama ifadeler ve psikolojik tanımlamaları harika. Bu zaten Stephen King' in tarzı. Cümleleri çok edebi olmayabilir ama çok gerçekçi ve yalın. O yüzden bize fantastik objeleri bu kadar kolaylıkla sevdirebiliyor. Neyse öyküye dönelim. Öykü aynı zamanda ciddi bir gerilimi de barındırıyor. Psikolojik olarak kazanan taraf sürekli değişiyor. Satranç gibi, bir hamle diğer hamleyi geçici olarak etkisiz bırakıyor sonra cevabı geliyor. Yaşlı adam ile genç öğrencinin kafasının içine giriyor, öyküye sürekli taraf değiştirerek bakıyorsunuz. Şahane bir şey yani. Film uyarlaması için de aynı şeyi söylemek isterdim ama maalesef öykünün yanında çok sönük kalmış. Yine "Apt Pupil" ismi ile 1998' de sinemaya uyarlanmış filmin kadrosu oldukça iyi olsa da film başarısız.Yani eğer bu öyküyü merak edip, önce filmini izleyeyim diyorsanız, sakın yapmayın. Hiç izlenmeyecek bir film değil ama kesinlikle öykünün etkileyiciliğini yansıtmamış.

Rita Hayworth and the Shawshank Redemption (Rita Hayworth' u Seven Adam)


Ülkemizde Esaretin Bedeli ismi ile gösterilen 1994 yapımı  "The Shawsank Redemption"' un ilham kaynağı olan öykü kitapta "Rita Hayworth' u seven adam" olarak türkçeleştirilmiş. Öyküde, hapishaneye düşen bir adamın, yıllar süren dahiyane kaçış planını sabırla işlemesi ve bu süreç içinde başından geçen olaylar anlatılıyor. Ama Stephen King farklı ile. Mükemmel zeka oyunları, insancıl diyaloglar ve farklı bakış açısı. O zaman kitabı okurken kesinlikle bunun filmi yapılmalı demiştim:) Yapıldı. Hem de öyle böyle değil, tüm zamanların en çok sevilenlerinden oldu film. Öyküsü çok iyidi ve film kitabın gerçekten çok çok başarılı bir uyarlamasıydı. Başarısız olması mümkün değildi. Film hakkında bilgileri IMDb' den okuyunca, filmin yönetmeni Frank Darabont' un, Stephen King ile çok yakın arkadaş olduklarını ve Stephen King' in öykünün haklarını sadece 1 dolara sattığını öğrendim :) Film hakkında ilerde geniş bir yazı yazacağım ama haddim mi bilmem :)

The Body (Ceset)

              

"Stand by me" ismi ile 1986 yılında sinemaya da uyarlanmış öyküde birbirleri ile çok yakın arkadaşlıkları olan dört çocuğun başından geçenler anlatılıyor. Çocuklardan yazmaya meraklı olanı, büyüyünce yazar olmuştur ve bir gün gazetede çocukluk arkadaşlarından birinin öldüğü haberini okur. Bunun üzerine geçmişe gidecek ve bu çocukların yaşadıkları maceraları, birbirleri için yaptıkları fedakarlıkları, dostluğun ve çocukluğun masum yönüyle anlatacaktır. Film uyarlaması da oldukça başarılı olan öykü, daha sonra kitaptan çıkarılacak ve ayrı bir kitap olarak basılacaktır. Hatta Stephen King bunun devamı niteliğinde "Rage" isimli bir öykü de yazmıştır.

The Breathing Method (Solunum Metodu)

İşte size komik bir durum. Çünkü bu öykü neyi anlatıyordu hiç hatırlamıyorum. Sonuncu öyküydü  ve ben bir öncekinin etkisinden çıkamadığım için tamamiyle yüzeysel okumuşum ki hiç bir şey hatırlamıyorum. Ama konu yarım kalmasın diye size bir yerlerden bulup yazacağım. Bu arada henüz film uyarlaması yok öykünün.

Ve buldum ve kendimden utandım (Kaynak). Nasıl hatırlamam ben bu öyküyü. İnanılmaz güzel bir konusu varmış ve ben artık hafızamın neresine attıysam bu öyküyü, konusunu okurken bile hatırlamadım. Zaten sahaf yolları görünüyordu. Kitabı bulursam (inşallah), hakkını vererek okuyacağım. Öykünün konusu şu;

Yaşlı bir adam, bir arkadaşının daveti üzerine bir erkekler kulübüne gider. Orada hayat tecrübelerini, anılarını anlatan bir grup yaşlı erkek vardır. Konuyu anlatan kahramanımız, bir doktorun kendilerine anlattığı öyküyü aktarıyor. Doktor, hamile bir kadının, trafik kazasında başının kopmasına rağmen, bedeninin hala canlı olduğunu farkediyor ve çocuğu doğurmak adına bedene farklı bir yöntem uyguluyor. Ve ben bu ilginç öyküyü hatırlamıyorum :(. Hep derim zaten "kötü kitap yoktur, uygun psikoloji vardır" :)


2 Şubat 2012

Bitkiler ve insanlar...



Sümbülümüz, bu kara kışa, - 20 derecelere aldırmadan veriyor çiçeklerini :) (Dili ısır, maşallah de, bir taraflarını kaşı, vs. vs. ). Sümbüle bakınca yine derin düşüncelere daldım. İnsanlar da tıpkı bitkiler gibi bence. Bir tarafları dışarıda, etrafla iç içe, renkli ve canlı. Bir tarafları da toprağın altında, gizli, karanlık ama daha çok çalışan, daha çok düşünen adeta toprağın üstündekini var eden taraf.

Kızınca, üzülünce, susuz, güneşsiz kalmış bir çiçek gibi soluyoruz. Ya da birileri bize iyi bakmayınca, ilgilenmeyince...:) Ama içimizde her zaman bir açma potansiyelimiz var. Yeter ki doğru koşullar sağlansın. Yeter ki, güneşimiz, suyumuz, ilgimiz, güzel sözümüz eksik olmasın.

Kökleri ne kadar derine inerse, insan o kadar sağlam oluyor, rüzgara daha çok dayanıyor. Daha kolay ayakta kalıyor. Bazı insanlar tek yıllık çiçekler gibi. Çok derin değil kökleri. Yalancı baharları, canlı, rengarenk ama kısa ömürlü çiçekleri var. Harika görünebiliyorlar ama uzun dayanmıyorlar. Biz bu tip insanlara "yüzeysel" diyoruz :) . Bazı insanlar ise derin ve sağlam, ağaç gibiler.

Bir yerlerde okumuştum. Bazı bitkiler, güçsüz destek yapılarına rağmen yüksek ağaçların gövdelerine sarmaşık şeklinde dolanarak, ta tepeye kadar çıkıp güneşi alabiliyorlarmış. Biz de öyle değil miyiz? Bazen güneşi görmemiz için birilerinden destek almamız gerekiyor. Bazen de birileri güneşimizi kesiyor. Biz düşünüyoruz, konuşuyoruz ama özünde canlıyız. Aynı koşullara aynı tepkileri veriyoruz.

Evet evet şimdi kendimi daha iyi hissediyorum zira bu düşündüğümü daha önce de çok düşünen varmış. Yoksa sağlam kişiler için "ulu çınar" ifadesi, ya da aşık olmuş insanlar için "yeşillendim sana" gibi ifadeler nasıl oluşsun?.  Kendimizi, işimize gelince onlara benzetiyoruz da, acaba onları kendimize benzetiyor muyuz zaman zaman?

Neyse, çiçek açan bir sümbül bir adamı bu kadar mı etkiler. Sanırım, beyin hücrelerimin bazılarını sabah soğugunda kaybettim :) Ya da bunları yazan toprağın altındaki kısmım. Üst taraf henüz kendine gelemedi :)

1 Şubat 2012

Çok sıcaaakkkk... !!!!

Dün gece Ankara  - 21 derecemiymiş...hurafe onlar. İnanmayın, biz yanıyoruz burada.. (!!Q'!'^+%&=)... :)




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...