29 Ocak 2012

Bu oyunu seviyorum...




Son bir yıldır takip ediyorum tenisi. Yani ciddi anlamda. Öncesinde tabi ki maçlara denk gelir, ara ara bakardım ama daha çok oyuncuların fiziği ile ilgilenirdim :) Geçen yıl Rolland Garros ile başladı benim tenis sevdam. Evde can sıkıntısı ile ne yapsam diye düşünürken TV' de gördüğüm maçı izlemeye başladım. Ama izlemek derken gerçekten izlemek. Topa vuruşlarını, topun gidişini vs.Tenis hakkında hiç bir şey bilmememe rağmen inanılmaz eğlendim. Ve maç sonunda "Vay be, güzel spormuş bu " dedim. Yanlış hatırlamıyorsam Federer - Nadal maçıydı. Ne kadar doğru bir maçla başlamışım bilinçli izlemeye, sonradan anladım. Ve evet dünyanın 100 yıldır sevdiği, milyonlarca doların harcandığı, sporcularının adeta dünya yıldızı olduğu bu sporu ben yeni keşfettim :)

Hem çok güzel hem de inanılmaz zor bir spor olduğunu da izledikçe anladım. Bir kere kuralları, terimleri, işin püf noktalarını öğrendikçe zorluğunu daha da iyi anlıyorsunuz. Bu da haliyle zevkini de arttırıyor. Ve iddia ediyorum ki dünyanın en zor sporlarından biri belki de en zoru. Birincisi tek başınasınız. Bu sizi tek sorumlu yapıyor. Takım oyunu gibi başarısızlıkta teseli bulacağınız şekilde oran bölünmüyor. Tabi başarının zevki de fazlaca oluyor. İkincisi inanılmaz bir fizik gücü gerekiyor. Şu anda izlediğim "Avustralya Açık 2012 finali" ' nde Djokovic ve Nadal tam 4 saattir oynuyor. Ve Nadal bu seti alırsa (keşke alsa) maç bir saat daha uzayacak. Tam 4-5 saatlik efor demek bu. Buna sadece fiziksel değil beyin olarak da bir efor eklemeniz gerekiyor. Reflekslerin açık olması, topu takip, hızlıca uygulanan taktikler. vs. vs...gerçekten insan üstü bir performansı sergiliyor oyuncular. Set aralarında yedikleri muzlar, çikolatalar onlara helal olsun. :)



Ayrıca süreye bağlı bir spor değil. Yani 10 saat de sürebilir 1 saatte de bitebilir. Bu durum geriden gelene her zaman bir umut aşılarken, önde olanı sürekli temkinli olmaya itebiliyor. Seyirci de inanılmaz değişken olabiliyor maçlarda. Zevkli süreyi uzatmak adına önce geride olanı desteliyor, o öne geçince de bu kez geride kalanı destekliyor. Maçlarda hiç düşmeyen ama sürekli değişen bir atmosfer olabiliyor ve bu haliyle oyuncuları da etkiliyor. Üstelik mental direnciniz de bu anlamda çok önemli hale geliyor, çünkü vazgeçmezseniz her zaman kazanma şansınız olabiliyor.

Endüstri anlamında da inanılmaz hassas bir durum tenis. Kortlarda, filelerde en ufak bir sapma, hakemlerin ufak bir hatalı kararı, havanın sıcaklığı, zeminin boyalarının yeniliği eskiliği, oyuncunun raketinin tellerindeki gerginlik, uçuşan bir böcek, top toplayıcıların yanlış hamlesi, her şey ama her şey oyunu ve oyuncu psikolojisini bir anda değiştirebiliyor. İtiraz hakkının olması ve "Şahin Göz" teknolojisi ise oyunu daha adaletli bir hale getiriyor.

Oyuncuların etik olarak bir törpülenmişliği de var. Her oyuncu kibar ve rakibini yüceltebiliyor. Güzel bir sayı aleyhine olsa da alkışlayabiliyor. Tüm hırsını sadece topa ve rakete yansıtmayı başarabiliyor. Bir tür elitlik var bu sporda. İzleyiciler çıt çıkarmadan izliyor. Yani her sporda olan "racon" bu sporda çok sert sınırlara sahip.

Evet ilk bakışta topun sürekli bir taraftan diğer tarafa geçişinden ibaret. Ama detaylarını öğrendikçe, zorluğunu algıladıkça ve eğer bir spor severseniz, yani sıkılmadan ve hakkını vererek izlemeyi becerebiliyorsanız, bu spordan zevk almamanız imkansız. Ben kendi adıma keşfettiğimden beri en basit maçı bile büyük bir zevkle izliyorum. Çünkü her an inanılmaz bir sayıya " vayy beee" , "helal olsun" diyebiliyorum. Gerçekten bu oyunu çok seviyorum.


26 Ocak 2012

Ayakkabı tamircisi...



Bundan yıllar önceydi. Annemle Erzurum sokaklarında geziyorduk. Erzurum' u görenler bilir yollardaki parke taşlarını. Arnavut Kaldırımı gibi değil, daha şekilsiz ve daha aralıklı. Şimdi belki yenilemişlerdir bilmiyorum ama o zamanlar öyleydi en azından. Tam bir topuk düşmanı. İşte annem de o düşmana yenildi ve yürürken ayakkabısının topuğunu kırdı. Hemen yakındaki bir ayakkabı tamircisine girdik.

Küçücük bir dükkanı vardı. Yaklaşık 3 metreye 1,5 bilemedin 2 metrelik bir alan. Yaptırabildiği kadar raf yaptırıp, elinden geldiğince ekonomik kullanmıştı adam dükkanını. Nerede olduğunu göremediğim bir radyodan eski türkülerin melodileri geliyordu. Önünde makinası, arkasında raflar, sağında solunda yığılmış ayakkabılar ile sanki oranın bir parçası gibiydi adam. Saç sakal birbirine karışmış, eller nasırlaşmış neredeyse çalıştığı tahta tezgahın dokusunu almıştı. Dış dünya umrunda değildi. Sanki o tezgah ile dünya arasına bir sınır çizmişti ve ne dışarı çıkıyor, ne de içeri kimseyi alıyordu. Dükkanından ve hayatından memnun bir hali vardı. Neden olmasındı ki. Orası, ekmek parası kazanacağı yegane şeydi ve ona sıkı sıkı tutunmuş gibiydi. Yani o adamın akşam orada o halde uyuyup, sabah olduğu yerde gözlerini açıp çalışmaya başladığını söyleseler inanırdım. Üzerindekilerin rengi bile, koyu, daha çok siyah ve kahverengi ayakkabılara uyumluydu. Dükkan neredeyse bu iki tondan oluşuyordu. Tek bozan bizdik o havayı. Nispeten daha renkli giyinmiş annem ve ben.

O tür dükkanlara girenler bilir, bir koku hakimdir oraya. Yapıştırıcı, boya ve plastik karışımı bir koku. Bu öyle bir kokudur ki keskindir ama rahatsız etmez. Kutsaldır aynı zamanda çünkü etraftaki tüm ayakkabı ve ayak kokularını kapatıyordur. Adamın üzerine sindiğine de eminim bu kokunun. Onun hayatının vazgeçilmez bir parçası olduğuna. Ola ki bu adam evine, karısına ve çocuklarına gidiyorsa (ben hala o dükkanla bütünleştiğine inanıyorum) çocuklarının o kokuya aşinalığına da eminim. Balıkçı çocukları gibi, marangoz çocukları gibi.

Annem ayakkabısını çıkarıp adama uzattı. Ben dükkanın kapısında duruyordum. O kadar küçüktü ki iki kişi orada oturamazdı. Annem de adamın tezgah-makina karışımı hayatla çizdiği sınırın önünde, küçük, hasır bir tabureye zar zor oturmuştu. Orada ayakkabısını çıkaranlar için oldukça eski bir çift terlik vardı ve annemin o terliğe bakışından giymeyeceğini tahmin etmiştim. Annem terliği topuğu ile basarak kullandı sadece.

Derken adam aldığı ayakkabı üzerinde çalışmaya başladı. O nasırlaşmış elleri bir anda değişmişti gözümde. Nazikleşmişti. O ellerin öyle hassas olabileceğini düşünemezdim. Adeta bir sanat eseri gibi davrandı ayakkabıya. Yavaş yavaş, sabırla, özenerek işledi ayakkabıyı. Nazik ama çok ciddiydi. Bu ciddilik asık suratlılıkla yaptığı bir şey değildi ama. O yüz ona yıllar önce adapte olmuştu, belliydi. Yani gülebilse, gülerek yapacaktı işini ama o öyle çok gülen adamlardan değildi. Belki evinde, çocukları ile...Gerçekten bir evi var mıydı o adamın?

Topuğu çaktı, ucunu düzellti sağına soluna bakıp birşeyler yaptı, "boya da yapayım mı abla dedi" . Annem "olur" dedi ve ayakkabının öteki tekini de verdi adama. (bu meşhur terliğin diğer tekini de kullanmak zorunda olması demekti). Erzurum' un boyacıları meşhurdur. Hani her şehirde vardır tabi ama bir başkadır oradaki boyacılar. En basitinden, en caf caflı tezgahı olanına kadar hepsi de hızlı hızlı darbelerle ve ustalıkla yapardı işlerini ama en çok müşteri beklerken fırçalarla tutturdukları tempo hoşuma giderdi. Kısaca, alışkındım ayakkabı boyamayı izlemeye. Ama böylesini değil. Yavaş mıydı? Hayır hızlıydı ama öyle güzel, öyle ustalıkla yapıyordu ki işini, ağır çekim izliyor gibiydim.

Adam 10 dakika boyunca uğraştı ve annemin neredeyse yeni bir çift ayakkabısı olmuştu. Annem, "borcum ne kadar" dedi adama ve adam gayet övünür bir şekilde "500 lira" ya da ona yakın bir şey dedi. O zamanın parasal durumunu tam hatırlamıyorum ama bugünün neredeyse 1 TL sine tekabül edecek bir rakam söyledi yani. Annemle ben, birbirimize baka kalmıştık. Yani bugün o işi rahat 5 TL ye yaparlar değil mi, hatta bazı yerler 10 TL ister. Ama adam o kadar az bir rakam istemişti ki, annem nasıl yapıp nasıl edip daha fazla para verebilirim diye düşündü bir iki dakika. Eminim çünkü elindeki paralara bakışından anladım. Adama diyemezdin ki çok ucuz bu diye. Neyse annem dediği miktarı vermeye karar verdi. Benim içim gitmişti ama belki de en doğrusu buydu. Adam aldığı o üç kuruş para için bereket duasını da esirgemedi ve biz bir kere daha şaşırdık.

Yola çıktık tekrar annemle ama ben düşünmeden edemiyordum. Adam sabahtan akşama kadar hiç duraksamadan çalışsa kaç ayakkabı yapardı ki? Günlük ne kazanıyordu acaba? Yoksa bize mi az söylemişti? Sonra yere baktım, bu kez taşların düzensiz olması beni mutlu etti. Bu o adam için daha çok müşteri demekti.

Emek ne kadar garip bir şey. İnsanların emeğinin değerini bilmemesi, birilerinin onlara öğretmemesi de öyle. Belki o tamirci ilkokul mezunu bile değildi ama iş ahlakında master yapmıştı benim gözümde. Bugün bile ne zaman işini düzgün, gocunmadan, özenle yapan ve bunu yapabildiği için mutlu olan birini görsem bu tamirciyi hatırlıyorum.






Hayırdır inşallah...



Bazen evrenden işaret beklersiniz ya, o da aralara küçük küçük serpiştirip sizin görmenizi, farketmenizi bekler. Bazen de gözünüze sokabiliyor işte böyle...:)




23 Ocak 2012

Şaşkın güvercinin yol haritası...:)

Pazar sabahı pencereyi açtığımda şaşkın bir güvercinin (ya da birden fazla...emin değilim ) karda bıraktığı izleri gördüm. Aklıma "Kara basma iz olur" türküsü geldi. Bir yandan söylerken bir yandan da telefona sarılıp resimlerini çektim...İzler hem çok hoşuma gitti hem de üzerinde biraz kafa patlattım :)

Anladığım kadarı ile karın eridiği noktalara gidip su içmeye çalışmış...


Duvara yakın kısımlarda nasıl da dolaşmış. Sizce burada kaç kuşun ayak izi var... :)


İşt en çok bu resimde aklım karıştı..Eğer üç ayrı kuş konup ortada buluşmadılarsa tam olarak bu izler nasıl oldu. Güvercin kendi ayak izi üzerinden mi gidip geldi...? Uçup uçup yürüdü mü ? Bu arada hafif kafası güzel sanırım..:)


21 Ocak 2012

Değirmenler...



Bu sabah uyanır uyanmaz beynimde bu şarkı dönmeye başladı ve tüm gün çalıp durdu. Karlı ve kapalı bir güne uyanmıştım nereden çıkmıştı bu şarkı ...Gözümün önüne denizi getirip karlı bir manzaraya bakmak tuhaftı. Sonra, gündüz olmasına rağmen inatla geceymiş de bu şarkıyı dalgaların eşliğinde söylüyormuşum gibi düşünmeye çalışmam... Buz gibi havada bir ara yaz esintisini hissettim mi bana mı öyle geldi emin değilim. Yoksa sandığım gibi bir yaz şarkısı değil mi bu ? Şöyle bir kategori var mı? "Kışın dinlenecek, yazı hatırlatacak şarkılar" :) Çünkü bu şarkıları ben daha çok sonbahar ve kışları dinliyorum. Ama aklımda sürekli yaz ve deniz oluyor...İlginç

Müzik, insanoğlunun sahip olabileceği en ucuz, en kolay ve en güvenilebilir moral kaynağı.Canın mı sıkkın? Aç bir şarkı. Mutlu musun? Dans et.Heyecanlı mısın ? Tempo tut...Yeter ki içindeki melodiyi kaybetme... :)





20 Ocak 2012

Kış...Kar...Soğuk...

Uzun zamandır böylesi soğuklar yaşamıyoruz sanırım :) Tüm ülke son bilmem kaç yılın en soğuk zamanlarını yaşıyor. Ben açıkçası gündüz vakti -11 dereceyi en son ne zaman gördüm hatırlamıyorum.

İşte bizim işyeri tam da böyle bir yerde olunca kışı daha da çok hissediyorsunuz. Hele iş için sabahın 7 sinde yollara düşüyorsanız....


Ama yine de çok güzel görünüyorlar...


Tabi böylesi olumsuz durumlarla eğlenmeyi de bilmeli :)

Ne dilediğine dikkat et :)


Her zaman nerede durduğuna dikkat etmeli...

Kıskanıyor olabiliriz evet...

Cana geleceğine  mala gelsin...

Demokrasilerde çare tükenmez... :)


19 Ocak 2012

Halil Sezai ve Sonbahar...


Hani TV' de program öncesi uyarılar koyuyorlar ya, "Şiddet / Korku" ya da "13+" gibi. İşte bence Halil Sezai' nin şarkıları için de öyle bir işaret koymaları gerekiyor. 22:00 + :)

Bu albümün bence gündüz saatlerinde dinlenmesi çok riskli. Sağlıksız hatta. Gece dinleyeceksin bu şarkıları ki sabaha toparlanabilesin. Albüm tam bir tarz albümü sanırım. Tamamını dinlemedim ama radyoda çalan şarkıların hepsinin bir tarzı var. Halil Sezai, kişiliğini oluşturmuş şarkıların.

Benim bir numaramda "Sonbahar" şarkısı var. Biliyorum kışın tam da ortasındayız ama şarkı güzel olunca her mevsim dinleniyor işte. Hatta şarkı güzel olunca o mevsimi yaşattırıyor. Sonbahar, benim son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkı. En güzel ve en ağır  :)

Ayrıca Halil Sezai için, müzik tarzı olarak değil ama kendini ifade tarzı olarak erkek Nazan Öncel demek mümkün bence. Aşkın kendisinde hissettirdiklerini çok samimi dile getiriyor.

Bu kadar güzel müzik yapabiliyorsa, "İncir Reçeli" bence O' nun için sadece araç olmalı :)

18 Ocak 2012

Ofis Krallığı Bölüm 4: Aşk...(Part I)


Krallıkta yeni misafirlerin telaşı vardır. Kral, Süslü Kaplumbağa' ya "Yeni misafirlerimiz gelecek, hazırlık yapın" diye buyurur....

Tabi Kralın ve Kaplumbağa' nın, Keloğlan' ın kendilerini dinlediğinden haberleri  yoktur...

Keloğlan, bu haberi hemen ahaliye duyurur... 

Herkes, gelecek misafirler hakkında hayal kurmaya başlar. Kurbağa, olaya, "Lezzetli mi acaba?" diyecek kadar aç gözlü yaklaşırken, Zürafa, "Boyu boyuma uygun olsa bari" diyerek daha romantik hayallere dalmıştır.

Uğur böceğinin tek dileği, peşinde olan Kurbağa'dan kurtulmaktır. O yüzden gelen misafirlerin Kurbağa'nın ilgisini çekmesi için dua eder.

Bizim şirin Domuzcuğumuz ise, "yakışıklı bir domuz olma ihtimali var mı acaba?" diye geçirir içinden.

Bu arada yeni misafirlerimiz olan, Dişi Kurbağa ve Fil, krallığa yaklaşmaktadır. Aralarında meraklı diyaloglar geçer. Fil, "Acaba nasıl bir yer" diye merak ederken, Dişi Kurbağa, "partileri meşhurmuş" diyerek heyecanını dile getirir.

Sonunda misafirlerimiz krallığa ulaşır ve halk ile tanışır...

Herkes birbiri hakkında çeşitli düşüncelere dalmıştır. Dişi Kurbağa, Kurbağanın ona bakışından rahatsız olmuş, "neden bana öyle bakıyor ki?" düşüncelerine dalmıştır. Bu arada Domuzcuk, yanındaki Kozalağa "Dövmesi mi var bunun?" şeklinde meraklı bir soru sorar. 

Bu hengamede kimsenin Kurbağa' nın içinde kopan fırtınadan haberi yoktur. Bizim Kurbağamız, Dişi Kurbağa' ya sırılsıklam aşık olmuştur...

- 4. Bölümün Sonu -

Bana öyle bakma :)




Korku mu bence hayır, daha çok ilginç bir şeye bakıyor gibi.  Belki biraz kızgınlık vardır. Onun gözlerinden kendimizi düşünemiyorum. Ayrıca bu resmi görüp de aklına bu şarkı gelen dünya üzerindeki tek insan benim biliyorum :)

Resim Kaynak




16 Ocak 2012

Sıranın neresindesiniz ?



Bugün iş çıkışı ufak tefek işleri halledip doğalgaz almak için Kızılay'a indim. Yaklaşık bir buçuk saatlik Kızılay maceramda sıralarla çok haşır neşir oldum. Market sırası, ATM sırası, doğalgaz sırası ve dolmuş sırası. :) Böyle anlatınca korkunç gibi geliyor değil mi? Aslında gerçekten korkunç başlamıştı. Market ve ATM değil ama doğalgaz sırası felaketti. Sanırım önümde yaklaşık 100 kişi vardı ve ben sıraya girdiğimde haliyle bir iki dakika kadar "sonuncu" idim. Birkaç dakika sonra sıraya girenler oldu ve ben birden bire sıranın ortasında oluverdim. Aslında sıra çok hızlı ilerlemiyordu ama benim yerim değişmişti ve bu beni iyi hissetirdi. Sonra düşündüm de aslında sıraya girdiğimde bana olumsuz gelen şey sıranın uzunluğu değil, "sonuncu" olmamdı. Sonra benden daha çok bekleyecekleri bilmek beni rahatlattı. Bu sadistlik mi bilmiyorum ama ben buna teselli diyorum. Hayat da öyle değil mi zaten? Kötü bir durum içindeyseniz, ayakta kalabilmek için sizden daha kötü bir durumu yaşayanları hatırlarsınız ki bu size biraz teselli olsun. Bu bence insanı ayakta tutan bir şey. Teselli aramak, en önemlisi de onu bulmak. Bu sizin durumunuzun "en kötü" olmadığını hatırlatır size. " Az kötü "olumlu bir kavramdır ve size devam etmek için gerekli gücü verir.

Bir doğalgaz sırasından nerelere geldik değil mi :) Hayat böyle bir şey aslında. Bazen ufak olayları hayatın geneline yaymak gerekiyor. Yine aynı sırada başıma gelen başka bir şey de bana sabır ve pozitifliğin önemini gösterdi. Benim hemen önümdeki çocuklar sıranın uzunluğundan şikayet ediyorlardı.  Bir amca gelip onlara " önünüzde en az 100 kişi var, kişi başına 2 dakikadan, 200 dakika eder, 9' da kapanıyor, hayatta sıra size gelmez " dedi. Çocuklar da yollarının üzerindeki başka bir doğalgaz şubesine gitmek için sıradan çıktılar. Biraz sonra bir mucize oldu ve sıra birden hızlanıverdi. ( Abartmamak lazım mucize dediğim muhtemelen ikinci gişe çalışanının yemekten dönmesiydi :D ) Çocuklar gittikten 22 dakika sonra işimi halletmiştim. Amcanın çizdiği olumsuz tabloya kanıp sıradan çıkan çocuklar sanırım 22 dakika sonra ancak gitmişlerdir diğer şubeye ya da gidememişlerdir bile. Ben de karamsar bir tablo çizebilirdim ama, açtım mp3 çalarımı bir Lauryn Hill, bir Lighthouse Family, bir Meatloaf ...derken sıra bana geldi. Ayrıca kalabalıkta müzik dinlemeyi özlediğimi farkettim. Üniversite yıllarımda Kızılay - Cebeci arası, tam güneş batarken, insanlara çarpmamak için çabalayıp hafif hızlı adımlarla yürürken az mı eşlik etti bana Bülent Ortaçgil. Ne de güzel gidiyordu o manzaraya. Hele bir de sonbaharsa...Neyse, tüm bunları yaşadıktan sonra karşılaşacağım uzun dolmuş sırasını hiç mi hiç önemsemedim.


Düşünüyorum da hepimiz bir şekilde sıramızı beklemiyor muyuz hayatta ? Kimi zaman sıraya girdiğimizi farketmiyoruz bile, kimi zaman yeni girmiş oluyoruz, kimi zaman uzun bir yol katetmiş, kimi zaman da sıramızı savmış oluyoruz. Sıranın sonunda bizi ne mutlu edecekse o var. Sürekli değişiyor ya da sabit...Ben sırada olduğumu hissediyorum. Tıpkı bugünkü doğalgaz sırasındaki gibi etraftaki amcaları dinlemeyip kararla devam ediyorum. Ne sırası tam bilmiyorum ama sıramın henüz gelmediğini biliyorum. Bu sıra ilerlerken huysuzlanmak yerine hayatımın mp3 çalarını açmış, yaşamaya devam ediyorum. Bilmiyorum belki sabırla beklerim ve yavaş yavaş ilerlerim belki de ikinci bir gişe açılır..:) Peki siz sıranın neresindesiniz....?






9 Ocak 2012

Kar ve Sümbül

Sabah pencereyi açtığımdan beri dilimde  Nilüfer'in "Her Yerde Kar Var" şarkısı dönüp duruyor. Her taraf bembeyaz. Ofise geldiğimde bu beyazlığa çok tatlı bir pembe eşlik etti. Sümbülümüz sonunda çiçek vermiş... :) Hoşgeldin... :) 






Bu şarkıyı eklemesem olmaz :)



3 Ocak 2012

Yılbaşından seçmeler...

Yılbaşında İzmir'deydim. Eğlenceli bir ev partisi ile girdim yeni yıla. 2011' in son ve 2012'nin ilk günlerindeki bir kaç güzel şeyi resmettim.. :) (Resmetmek derken, çektim işte :))


Ankara'dan ayrılmadan önce aldığım şahanemsi hediyem. Paketi açmaya da kıyamadım.


Bu ağacı tam iki kere devirmeyi başardık. Kutluyorum kendimizi.


Bu ağaç taa gökyüzüne kadar çıkıyor. İnanmıyorsunuz değil mi?


İşte size "mutluluğun mavi kuşu" :)



3 günlük tatilim boyunca 2 kahve falı bir de tarot falı baktırdım. İşleri biraz kendine bırakmak lazım sanki.


Akile Teyzemin süsleri vol.2 :)


 Kedi sevmiyorum, sevmiyorum kedi :/ valla tofito mofito farketmiyor.


Sen ne güzel bir orkidesin böylee...(Maşallah de, tahtaya vur, bir yerlerini kaşı, dilini ısır)


Mutfakta zaman nasıl geçti anlamadık...


Çok şirinsiniz.. :)


Akile Teyzenin el emeği göz nuru cam süsleme.


Sevgili Holly'nin ikizi Polly, kargoda ciddi yaralar almış :/ İlk müdahele yapılmış. Dinlenmeye kaldırılmış. Sorun yok :)


Kozalak kurabiyeler çok yakıştı yılbaşı sofrasına. Ama benden ufak bir tavsiye, eğer evinizin dekorasyonu beyaz ağırlıklı ise bu kurabiyeyı ya yapmayın, hadi yaptınız yemeyin. Parça tesirli bomba gibi kendisi. Ne yapacağı belli olmuyor. Son olarak, Natalie, o ne güzel midyelerdi...:)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...