29 Aralık 2011

Ofis Krallığı Bölüm 3 : Yılbaşı Partisi

Ofis Krallığı'nın sarayında bir koşturmacadır gidiyordur. Kral, halkına sürpriz bir yılbaşı partisi hazırlığı içindedir. Süslü Kaplumbağa ve Kozalak bu partinin organizasyonu için görevlendirilmiştir.


Bu arada halk da Kralın partisinden habersiz şekilde kendi partileri hakkında konuşmak üzere bir araya gelmiştir. Yılbaşı heyecanı ile Kozalak ve Süslü Kaplumbağ' nın toplantıda olmaması kimsenin dikkatini çekmez.

Keloğlan' ın en büyük sıkıntısı süstür. Doğru ya, süs olmadan yılbaşı partisi olur mu?


Domuzcuk,  "Kral kendisine çok güzel bir parti hazırlığı yapıyor. Orada çok süs var, birazını çalsak kimsenin haberi olmaz" der. Böylece Zürafa, Domuzcuk ve Keloğlan, süsleri çalmak için saraya sızarlar.

Saray girişine de Kurbağa ve Uğur Böceği' ni nöbetçi dikmişlerdir.


Bizimkiler süsleri çalarken, Süslü Kaplumbağa ve Kozalak içeri girer.


Domuzcuk, ikisinin kendilerine yardıma geldiğini sanıp mutlu olmuştur ama bu esnada Uğur Böceği ve Kurbağa, salona doğru gelen kralı görür ve bizimkilere haber vermek için koşarlar.


Ama çabaları boşuna çıkmıştır. Kaçamadan Kral'a yakalanırlar.


Bizimkiler, Kral'a yakalanmanın korkusunu yaşarken, Kral "Hoşgeldiniz, haydi parti başlasın " der. Bizimkiler, partinin kendileri için olduğunu anlayınca mahçup olurlar ancak bu kısa sürede yerini eğlenceye bırakır. Herkes geç saatlere kadar eğlenir.








- 3. Bölümün Sonu -


26 Aralık 2011

Kar...Toplantı...Basketbol

Cumartesi sabahı karlı bir güne uyandık. Daha doğrusu benim evimin olduğu yerlerde kar vardı ama sonradan öğrendik ki, şehir merkezinde karın "k" si yok. Tüm kış böyle geçiyor aslında. Evden lahana gibi kat kat giyinmiş bir şekilde çıkıp, şehir merkezine yaklaştıkça yavaş yavaş normale dönüyorum. :)

Bu Cumartesi benim için aksiyonu bol bir Cumartesi oldu. Çünkü asıl planım Hacettepe - Beşiktaş Milangaz Maçına gitmek iken, erken saatlere sıkıştırılmış bir yıl sonu toplantısı ile uğraşmamız da gerekiyordu. Toplantıyı başka bir güne almaya çalıştım ama olmadı. Maç 14.00'de , toplantı 10.30'daydı. Üstelik toplantı yaptığımız yer şehire nispeten uzaktı. Benim maça yetişme ümitlerim yavaş yavaş tükeniyordu. Dahası da var, toplantı sadece konuşmaktan ibaret olmayıp, bir de çalışma atmam gerekince (genetik işler bunlar..başımıza işler bunlaaarrr ) her şey daha da olumsuz olmaya başladı. çünkü çalışma sonucu kötü çıkarsa, tekrar yapmam gerekebilirdi. Dolayısı ile heyecanla çalışma sonucunu bekledik. 13.05 te sonuç çıktı. OLUMLU.

Ordan sonrasını Ankara Spor Salonu'na kadar hatırlamıyorum :) Sağolsun eğer toplantıyı yaptığımız hocamız beni bırakmayı teklif etmeseydi kesinlikle de yetişemeyecektim. Neyse ki 13.45 gibi ben Ankara Spor Salonu'ndaydım.

HEYECANLI MAÇ

Arkadaşım biletleri almış girişte beni bekliyordu. Biletix, Hacettepe biletlerini satmadığından (bu bir teessüf cümlesidir) gişeden almak durumunda kalmış, ya çok yukarılar, ya da pota arkası seçeneklerinden pota arkasını seçmiş. Salon nispeten boş sayılırdı.



Pota arkasında "Hacettepe Kartalları" ' nın tam ortasındaki yerimize oturmamız ile kalkmamız bir oldu. Çoşkulu kalabalığın hızına yetişemedik. Arkadan gençten bir çocuk "siz isterseniz yan tarafa geçin" dedi (yaşlandığını hissettiğin anlar :)) ) En doğrusu da buydu zaten. Çünkü onların çoşkusu ile maçı izleyemiyorduk. Çok iyi bir taraftar performansı gösterdiler maç boyunca. Biz biraz pota arkasından çapraza kaydık. Ben tüm bunları yaşarken, bizim kartallar ısınıyordu.


Maç başladı. İlk iki periyod dengeliydi. Fark 4-5 sayıyı geçmedi İkinci periyodun sonunda yakaladığımız 2 dakikalık hava ile geriden gelip ilk yarıyı 40-45 önde bitirdik. Ancak özellikle savunmada döküldük diyebilirim. Bir de yeni transferimiz Bonsu inanılmaz tutuktu. Çok fazla top kaybı yaptı. Yanlış ve yavaş paslar çıkardı. Tabiki takımla daha ilk maçları, eminim bir alışma süreci olacaktır ama bence onun bu tutuk haline, savunma zayıflığımız da eklenince aslında farka gidebileceğimiz maçı dengede tuttu. Devre arası Hacettepe Dans Topluluğu' nun danslarını izledik. Her ne kadar bize rakip muamalesi yapıp, hiç dönmeyip, kendi taraftarlarına dans etseler de, izlemek eğlenceli idi.

Maçın ikinci yarısı bizim için bir kabustu. Bir ara Hacettepe farkı 9 a çıkarmıştı. Sonuçta 81-80 yenildik. Son iki dakikası filmlerdeki gibi heyecanlı geçen bir maç oldu.O anlamda eğlendim ama Beşiktaş'ım Ankara'ya iki kere geliyor. İlkini kaçırdım. İkincisinde yenildik... :/

Ön yargılı olmak istemiyorum ama ben bunun sebebinin savunma hatası ve Bonsu olduğunu düşünüyorum. Gerçi maç istatistiklerine bakınca adam 17 sayı, 8 asistle oynamış ama istatistik hakkında söylenenleri bilirsiniz. Söylediği değil, söylemediği önemlidir. Maçı canlı izleyen herkes o gün Bonsu hakkında çok da iyi olmayan duygularla ayrıldı salondan. Yine söylüyorum adam iyidir, alışma sürecidir, ama keşke Ergin hocam bu kadar ısrarla oynatmasaydı. Bizde Can Akın, David Hawkins  ellerinden geleni yaptılar. Kemp'in olmayışı da etkiledi tabiki. Bu savunmayı çözmemiz lazım.

Benim için koşturmacalı başlayan, heyecanlı gelişen, biraz buruk da olsa güzel bir spor karşılaşması izlemenin zevki ile biten bir gün oldu. Günün en güzel yanı  hiç susmayan "Hacettepe Kartalları" ' idi :) 



25 Aralık 2011

Disko Kralı "Gitar Gecesi"



Bu gece Disko Kralı'nın belki de en iyi bölümü yayınlandı. Türkiye'deki gitar ustaları, muhteşem bir gece yaşattılar. Ahmet Güvenç, Akın Eldes, Asım Can Gündüz, Batu Mutlugil, Burak Yerebakan, Yavuzcan Çetin, Cem köksal, Selçuk Sami Cingi, Gür Akad, İzi Eli, Model Band, Murat Çekem, Murat Çopur, Okan Işık,  Özgehan Özturan, Serdar Öztop ve Tuncer Tunceli...of ki off...Hepsi solo performansları ile döktürdüler. Özellikle Yavuz Çetin'in anıldığı anlarda, Yavuzcan'ın gözlerinde kaybolduk. Hele bir son yaptılar ki programa, anlatılmaz izlenir..Göz yaşlarımı tutamadım...



23 Aralık 2011

National Geographic 2011 Fotoğraf Yarışması

Her zaman özel karelerle doludur Nat. Geo. Yazılarını okur bitirirsiniz ama o özenle seçilmiş resimlerine bakmaya doyamazsınız. 2011 fotoğraf yarışması sonuçları açıklanmış. Yine muhteşem kareler var. Ben beğendiklerimi seçtim.


Shikhei Goh


Kent Shiraishi


George Voulgaropoulos


Hung-Hsiu Shih


Anuar Patjane


22 Aralık 2011

Afili Lügat


Afili Lügat, çok eğlenceli, ara ara açıp herhangi bir sayfasını okuyacağınız, çerezlik bir kitap. Geçen yıl bir kitapevinde öylesine okumaya başlayıp, satın alarak çıktığım bir kitap. Dünya tarihine etki etmiş bir çok ünlü ismin, söylediği ve yazdığı aforizmaların derlemesi. Bu kitapta, bilim adamından siyasetçiye, sanatçıdan sporcuya bir çok kişinin güzel ve derin sözleri bulunuyor. Konular alfabetik sıra ile işlenmiş ve bu da bir sözlük havası vermiş kitaba. 

Geçtiğimiz yıllarda çok popüler olan "Cahillikler Kitabı" ' nı hazırlayan ekip tarafından hazırlanmış. Evet buram buram ticaret kokuyor, sonuçta özgün değil derleme bir kitap ama tam da benim aradığım bir derleme. Bence her kitaplıkta bulunması gereken bir kitap.

Örneğin "İ" harfine bakalım:

"İntikam" başlığından bir iki örnek;

" İntikama odaklanan insan, normalde iyileşip düzelecek olan kendi yaralarını açık tutar. "
Francis Bacon

"Bağışlama kadar katıksız bir intikam yoktur"
Josh Billings

"İstatistik" başlığından bir iki örnek;

"Ortalamalardan nefret ederim. Bireysel örnekleri severim. Adam bir gün altı öğün yemek yiyip, ertesi gün hiç yememiş olabilir. Sonuçta günde ortalama üç öğün yemiş olur ama hiç de sağlıklı beslenmiş olmaz"
Louis D. Brandeis

"İstatistik bikiniye benzer, ortaya çıkardığı şeyler müstehcen, gizledikleri ise hayatidir."
Aaron Levenstein

"Neyi söylemediğini dikkatle değerlendirene dek, istatistiğin söylediği şeye güvenme."
William W. Watt


Güne güzel başlamak...

Gerekli malzemeler;
1 adet arkadaş
1 adet kurabiye kasesi
1 adet çam ağacı

Hazırlanışı:
Sabah mahmurluğunu henüz üzerinizden atmamış şekilde esneye esneye ofise giriş yapıyorsunuz. Ofis arkadaşınız  "sana sürprizim var" diyor. Burada merakın kıvamı mutluluk için püf nokta. Sonra çantasından şipşirin bir çam ağacı çıkarıyor. Kendi elleri ile yapmış olmalı ki mutluluğunuz kabarsın.




Mutluluğunuz neredeyse hazır. Tadını daha mükemmel yapmak için arkadaşınız çantasından bir kurabiye kasesi çıkarıyor.


Bunlar öyle sıradan kurabiyeler de değil. Üzerlerinde 2012 den beklentilerimizi ifade eden aşk, para  ve şans simgeleri de var . :))


Mutluluğunuz artık hazır. Afiyetle yiyebilirsiniz. Uğur getireceğine de emin olabilirsiniz.
Ben kendi öncelik sırama göre "para" dan yemeye başladım :)
Ellerine sağlık Zeynepciğim....:D



21 Aralık 2011

İnsan Beynini Geliştiren 10 Roman

Edebiyatın ‘iyileştirici’ niteliğinden yola çıkan bir grup bilim insanı, nitelikli romanların insan beynini geliştirip keskinleştirdiğini, sosyal bağları güçlendirerek kişiliği değiştirdiğini ve ilişki kurmayı kolaylaştırdığını ortaya koydu. Toronto Üniversitesi öğretim üyesi psikiyatr Keith Oatley ve Ingrid Wickelgren tarafından Scientific American’da yazılan makaleye göre, roman kahramanlarıyla özdeşleşmek, hem hayal dünyasını zenginleştiriyor, hem de sosyal bağları güçlendiriyor.  

         
            
Nitelikli bir roman, bu etkileriyle insan beynini de keskinleştiriyor ve insan davranışlarına ilişkin sağlam ipuçları veriyor. İki bilim insanı, insan beynini en fazla geliştiren on romanı da tespit etmişler.

Listede yer alan on roman şöyle:
  • Johann von Goethe / Genç Werther’in Çektikleri (1787)
  • Jane Austen / Aşk ve Gurur (1813)
  • Nathaniel Hawthorne / Kırmızı Leke 1850
  • Gustave Flaubert / Madam Bovary (1856)
  • George Eliot / Middlemarch (1870)
  • Leo Tolstoy / Anna Karenina (1877)
  • Virginia Woolf / Bayan Dalloway (1925)
  • Toni Morrison / Sevgili (1987)
  • J.M. Coetzee / Utanç (1999)
  • Muhsin Hamid / Gönülsüz Köktendinci (2007)

Öho Öho Notu ; Bilimsel makaleyi merak ettim. Kontrol ve denek grubu nasıl oluştu :) ayrıca kitapların çoğu aşk temalı ise "aşk insanları aptallaştırıyor" önermesi tamamen hurafe mi? yoksa insan beyni geliştikçe aptallaşıyor mu? yoksa ben makaleyi okumadan yorum yapmayı kessem mi ? :)


19 Aralık 2011

"Ex-Factor" Lauryn Hill Vs John Legend



Lauryn Hill'in en sevdiğim şarkılarından birisidir. Geçenlerde bu şarkıyı John Legend'in de yorumladığını öğrendim. Çok başka bir şarkı çıkmış ortaya. Hangisi daha güzel siz karar verin (Benim oyum Lauryn Hill'e. Çünkü o versiyonunda şarkının ritimlerini de çok seviyorum).






18 Aralık 2011

Reklamlar...

Bu yıl da bitiyor. Bitmeyenini bulamadık henüz. Bulsak da ister miydik bilmiyorum. Bu yıl çok güzel reklamlar vardı. Ben bunlardan en sevdiğim 5 tanesine karar verdim. Eminim çok unuttuklarım vardır ama, ilk aklıma gelenler her zaman en çok etkilendiklerim değil midir :)

THY
THY, son iki yıldır ciddi bir atılımda. Bu reklamların hepsi çok güzel. Ben bunu seçtim.  Manu'lu reklam daha güzel ama 2010 a rastgeliyor maalesef.




SNICKERS
Bayıldım...bayıldım... Fikir güzel, uygulama şekli daha da güzel. Biliyorsunuz reklamda bir ünlü ile anlaşılınca genelde abartılır. Burada özellikle Gönül Yazar'ın sadece bi iki saniyelik katkısı reklamı çok daha güzel yapıyor.


TÜRK TELEKOM
Reklamın iki güzelliği var. Birincisi eski döneme ait özeni. İkincisi de süpriz bir vuruculuğa sahip olması. Sonuna kadar merakla izleyip şaşırıyorsunuz.


DACIA
Reklam sektöründe çalışan bir arkadaş, reklamın iyiliğini, görüntü kalitesi, konu vs. değil, dile çabucak dolanan ve unutulmayan sloganlar gösterir demişti. Bu reklam filminin sloganı aynen de böyle " Kolay ulaşırsın, zor vazgeçersin" Tabi bu güzel sloganı, kurgu olarak da bence harika bir reklamla tamamlamışlar.


ŞEKERBANK
Sade, kısa ve derin. Tabi bankacılık sektörüne sitemlerim var ama bir fikir güzelse takdire değer. Bu reklamın farklı meslek gruplarına ait bir kaç versiyonu var hepsi de aynı şekilde etkileyici bence.




15 Aralık 2011

Ofis Krallığı Bölüm 2 : Yabancı

Hayvan hakları protestolarından yorgun düşen Domuzcuk, ormanda yürüyüşe çıkmış. Kafasını dinlemek istiyormuş.  

Derken çalılıkların arasında daha önce hiç görmediği bir şeye rastlamış. Bu şey hem uzun, hem desenli, hem de canlıymış. 


Domuzcuk çok korkmuş."Bunu hemen birilerine söylemeliyim" diyerek koşmaya başlamış. 
  
Koşarken önce Kurbağa ve Uğur Böceğine rastlamış. Ama Kurbağanın, hala takıntı yaptığı Uğur Böceğinin peşinden koştuğunu görünce, Domuzcuk onlara hiç bir şey anlatmadan koşmaya devam etmiş.
Ve sonunda Süslü Kaplumbağa ile karşılaşmış. Durumu Kral'a iletmesini söylemiş.


Kral bahçesinde dinlenirken, kaplumbağanın verdiği haberle huzursuz olmuş ve hemen krallığı toplamasını söylemiş.


Krallık arasında uzun tartışmalara girmiş.Kral, "Bu yabancı krallığımız için tehdit oluşturabilir" demiş. Keloğlan "belki de uzaylıdır "demiş. Bu kelime halkta huzursuzluğa neden olmuş. Hatta, Kurbağa "uzaylı" lafını duyunca bir anlığına sadece bir anlığına Uğur Böceğine olan ilgisi dağılmış.


En sonunda kral bu yabancıyı huzuruna çağırıp, ona kim olduğunu, ne olduğunu nereden geldiğini sormaya karar vermiş.


Yabancı onlara, isminin "Zürafa" olduğunu, kendileri gibi normal bir canlı olduğunu ve Ofis Krallığı'na hediye olarak geldiğini söylemiş. 


Önceleri buna inanmayan Kral, kısa bir araştırma yapmış.


İkna olan Kral ve Halk Zürafa'yı aralarına almış. Ama en çok Domuzcuk Zürafa'ya yakınlık göstermiş. Ve ikisi çok iyi arkadaş olmuşlar.




-2. Bölümün Sonu -



Beşiktaş...Fernandes...Futbol...Eduuohaaa :)

Dün akşam formamı giydim ve Beşiktaş - Stoke City maçını izlemek için TV'nin karşısına geçtim. Taraftarların konfeti şov işaretiyle, Güntekin Onay ve Metin Tekin ikilisi eşliğine başladı maçımız. Stoke City'e içerlemiştim zaten geçen maçtan. Ortaya koydukları şey kesinlikle futbol değildi ve biz o maçta iyi oynayan taraf olmamıza rağmen yenilmiştik. Çok istiyordum bu maçı alalım, Beşiktaş ama önce futbol kazansın. Biliyordum çünkü sonuç ne olursa olsun bu maçta da Beşiktaş iyi oynayan taraf olacaktı.

Maç da öyle başladı zaten. Beşiktaş belki oyun olarak çok kaliteli olmasa da baskın olan ve topu ayağında tutan taraftı. Golün gelmesi içten bile değildi. Geldi de zaten. Geldi ama onlar attı. Hatta onlara attırdık. Kötü futbol oynayan takımlar şansa oynuyorlar, "ya tutarsa" diye. Biz de tutturduk. Önce adam kaçırdık arkasından Egemen'e çarptı top ve ağlara giderken Rüştü topa bakakaldı. İçimden "yine mi, yine mi" dedim. Çünkü şanssız bir takımız biz. Çektiğimiz kuradan belliydi. İki maç son dakikalarda yenilmemizden belliydi. Eğer oyunumuzun hakkı olsaydı şimdiye grubu birinci bitireceğimiz garantilenmişti. Neyse...

Maç 1-0 İngilizler lehine devam ediyordu. Taraftar elinden geldiğince takımı destekliyordu. Onların da benimle aynı tedirginliği yaşadığını biliyorum. Takım bile bir süre afalladı ve neredeyse ikinciyi yiyorduk. Derken üstad sazı eline aldı...
SEN BAŞKASIN...


Manuel Fernandes,  bu takıma kiralık gelirken 8 milyon € lardan bahsediliyordu. Sonra biz naptık ne ettik bilmiyorum ama adamı 2 milyon € ya bağladık. Yetenekli olduğu konusunda kimsenin şüphesi yoktu, istikrarsızlığı konusunda da. Gece hayatına düştü, Guti ile takıldı. Carvalhal onu takımdan kesti. 3 hafta kadroya bile giremedi. Elimizde çok yetenekli bir adam vardı ama "O istemedikçe" bu yeteneği kullanamıyorduk. Dün "istedi". Oynadığı harika oyundan zevk aldığı o kadar belliydi ki, bu zevk ona ekstra enerji olmuştu. Fernandes'in oyundan düşmediği ilk 90 dakikaydı sanırım. Hiç yorgunluk belirtisi yoktu. Şef gibiydi. İçinden bir ruh havalanmış, sahayı kuş bakışı tarıyor, O da ona göre oyunu yönlendiriyordu sanki. Tabi bunda Stoke City'nin oyun anlayışı da etkiliydi. Defansı sadece kapanmak olarak algılayan bir oyun anlayışı, teknik olmayan oyuncuları ile, tam kale önünde olmasa da biraz geride Fernandes'e çok geniş alanlar bıraktılar. 

Ernst, Veli, Necip de coşunca takım tekrar toparlanmaya başladı. Gol atamama hastalığına yakalanan Almeida, ikinci yarının başında gol atmaktan daha iyisini yaptı. Penaltı yaptırdı ve bir adam attırdı. Tabi bu pozisyonu doğuran Fernandes'in de emeği çok büyük ama koşusu da iyidi yani Almeida'nın. 

Burada bir parantez açıp (bayılıyorum bu kalıba, ayrıca hayır sözkonusu parantez bu değil :) ) futbolun ilginçliğinden bahsetmem gerek. Bu maç başında bizim Avrupa'da yolumuza devam edebilmemiz için en kötü berabere kalmamız gerekiyordu. Eğer yenilirsek, Dinamo Kiev - Maccabi Tel Aviv maçının skoruna göre kaderimiz belli olacaktı. Dinamo Kiev'in 4 ve fazlası farklı galibiyetinde elenme tehlikemiz oluyordu. Durum, bizim maçımızdaki penaltıdan bir kaç dakika öncesine kadar bizim 1-0 mağlup, Kiev'in de 2-0 galip şekliyle devam ediyordu. İşte tam o noktada futbol tanrıları işin içine girdi. Artık ne yaptılar bilmiyorum ama birden kiev 10 kişi kalmış, Maccabi 2-1 yapmış, biz Fernandes'in penaltı golüyle beraberliği yakalamıştık. 

Sonra bizim tribün çoştu, oyuncular çoştu. Oyuna ikinci devre giren Pektemek çoştu ve güzel bir golle 2-1 öne geçtik. Bu esnada Kiev 9 kişi kaldı. Maccabi 2-2 yapmıştı. Futbol tanrısı yardıma devam ediyordu ama bence en önemli yardım henüz gelmemişti. Tanrıdan bahsediyorsak ortada daha da büyük bir mucize olmalıydı.

EDUUUOOHAAA


İşte o mucizeyi bizim çakma Jim Carrey'miz, biricik yedeğimiz, tosunumuz (bu maç verdiği kilolarla dikkati çekti gerçi ama) Edu yaptı. Geldiği günden beri eleştirilen, oyuna girerken bile millette alayci bir gülümseme oluşturan Edu, ceza sahasının çizgisinden biraz içerde, çaprazdan öyle bir çaktı ki, o top, ağlardan çıktı, Edu'ya laf eden herkesin ağzına tak tak tak çaktı santrada durdu :) Oha demiş, bağırmışım evin içinde. Sonra gökyüzüne baktım, ay çok güzeldi..:)

Beşiktaş'ım 3-1 yenerek tarihinde ilk kez grubundan lider olarak çıktı. Bu güzel gecenin sonunda aklımda fernandes, gönlümde edu, gözümde Carvalhal'in 3. gol sevinci ile uyuyakaldım :) (Mutluluk fazla uyutuyor olabilir mi, sabah uyanmam gereken zamandan 45 dakika geç uyandım :/ )


13 Aralık 2011

Puzzle Zamanı

Kış gelince evde yapılan etkinlikler çoğalıyor malumunuz (yazın hiç eve girmem ya.. :) ). Yani puzzle almanın tam zamanı. Geçen yıl 1000 parçalık "Halı Tüccarı" ve "Ringa Balığı Avı" 'nı yaptım. Şimdi duvarlarımı süslüyorlar kendileri... Bu sene ilk hedefim "Nil Kıyısında Kadınlar" tablosu. Mümkünse 1500 parça. Ne de güzel kafa oyalar şimdi :)


Sözkonusu halı canımı okudu...


Tablonun sarı gökyüzü kısmını iki günde, kalan deniz, tekne vs kısmını yarım günde yaptım.


Fondaki ve nehirdeki düzlüğü, beyazlığı gördükçe, bu puzzle'ı almanın kendime işkence olduğundan emin olmaya başladım. Ama alacak mıyım? Kesinlikle :)



9 Aralık 2011

Işık..Işık..Işık...

Yılbaşı deyince aklıma hemen "ışık" geliyor. Hem süslemeler, hem de havai fişekler...Her şehirde olduğu gibi Ankara'da da yılbaşı, özel süslemelerle bekleniyor. Kasım sonu dedin mi AVM'ler başlıyor malum şaşaalı süslemeye. Ağaç oluyor, devasa kar taneleri oluyor, noel baba oluyor, farklı farkı bir sürü obje ile süslüyorlar mağazalarını. Hepsinin de ortak yanı "ışık". Tarkan, bundan yıllar önce "ışık..ışık..ışık..daha çok ışık "  derken eminim bunu kastetmiyordu. Hepsinde de insanın gözünü alacak şekilde çok ışıklandırma yapıyorlar. Görmek mutlu etse de bazen yorucu da olabiliyor. Ancak Panora'nın bu seneki süslemeleri hoşuma gitti. Her ne kadar yine tüm iç taraf bir sürü ışıkla süslense ve bu göz yorucu olsa da, ortadaki ağaç, noel baba ve dışardaki ağaç hoşuma gitti.

Armada'nın içini henüz görmedim, dışında klasik süsler var ama gelenekselleştiği üzere tepesindeki kocaman "Mutlu Yıllar 2012" yazısı yerini almış. "2" nin aşırı temiz ve parlaklığından anladığımız üzere önümüzdeki 7 yıl o son rakam daha parlak olacak :) İşte size Panora AVM'den sevdiğim objeler.








7 Aralık 2011

Eee bize bir şey olmadı..!!


Illumunati olayını bugün öğrendim. Anlamadım bile. Bir şeyler olmuş, olacakmış vs. vs. Sadece bu karikatür cuk olmuş, onu biliyorum :)



6 Aralık 2011

Sertab ve Rengarenk

Son bir kaç yıldır şöyle bir düşüncem vardı. "Eskiden albümler daha iyidi, daha güzel şarkılar, daha kaliteli sesler, daha iyi aranjeler vardı, şimdi çok bozdular herşeyi".  Bu düşünce sayesinde bir çok albümü tamamen dinlemezdim bile. Sonra farkettim ki değişen müzik değil, biziz. Hayat öyle bir kovalıyor ki, albümleri hep fonda dinliyor, ona özel zaman ayırmıyoruz. Eskiden böyle değildim ben, her albümü defalarca arka arkaya dinler, kartonet elimde, kim yazmış, kim çalmış, vokallerde kimler var bakardım. Öyle verirdim ki kendimi müziğe, tek bir zil sesi, bir gitar tınısı bana tat verirdi. Sonra işte bana bir haller oldu, özenle dinlememeye başladım, üstelik bunu yaparken de insanlara özenmiyorlar artık albümlerine diye eleştiride bulunuyordum.



Tüm bunları neden mi anlatıyorum. Yaklaşık iki saat önce eve dönüş yolunda Sertab'ın "Rengarenk" albümünü ilk kez baştan sona dinledim. Albüm çıktığı andan beri elimin altındaydı ama arada bir "İstanbul", "Bir Çaresi Bulunur", "Açık Adres" ve "Koparılan Çiçekler"  dinlerdim. Belki baştan sona da bir iki kere çalışırken dinlemişimdir ama kendimi vererek,  zaman ayırarak, kulaklıkla, tüm seslere dikkat ederek ilk kez dinledim bugün. Ve utandım kendimden. Ayıp etmişim Sertab'a. Allahtan haberi yok :)

Meğer Sertab eskisi gibiymiş, şarkıları ile, sesi ile, aranjeler ile.  Meğer bu albümde "Sertab Gibi"'nin akustikliği, "Lal" 'ın yumuşaklığı, "Turuncu"'nun çoşkusu varmış. Hiç eskimemiş, hiç değişmemiş.
Albümdeki her şarkı emek içeriyor ama bir şarkı var ki, "aha işte ben" dediğim, nasıl dinlememiş, nasıl kaçırmışım.  İşte O şarkı...."Bir varmışım, Bir yokmuşum" (DİNLE) . Şarkı o kadar güzel, o kadar sade, o kadar ben ki, bir kere dinleyince bu yazıyı yazmak istedim. Geriden gelen gitarlar, flütler, Sertab'ın sesi..of ki offff.....

Albümün şarkı listesi ve söz-müzik sahipleri de şöyle :

"Rengarenk" (söz:Nil Karaibrahimgil, müzik: Raquib Alam & A. R. Rahman)
"Bir Varmışım Bir Yokmuşum" (söz-müzik: Sinan Kaynakçı)
"Koparılan Çiçekler" (söz-müzik:Soner Sarıkabadayı)
"Asla" (söz:Sinan Kaynakçı, müzik: Michel Paul Fugain & Pierre Delanoe)
"Bir Damla Gözlerimde" (söz:Sinan Kaynakçı, müzik: Maurici Calogero Joseph)
"İkimiz Bir Fidanın" (söz - müzik: Hakkı Bulut)
"Bir Çaresi Bulunur" (söz:Sertab Erener, müzik: Demir Demirkan & Sertab Erener)
"Avare" (söz:Sertab Erener & Günay Çoban, müzik: Demir Demirkan & Sertab Erener)
"İstanbul" (söz-müzik: Ersel Serdarlı)
"Ego" (söz-müzik:Soner Sarıkabadayı)
"Bu Böyle" (söz-müzik:Soner Sarıkabadayı)
"Ayrılık ve Biz" (söz-müzik:Sibel Algan)
"Açık Adres (Akustik)" (söz-müzik:Soner Sarıkabadayı)
"Koparılan Çiçekler (Akustik)" (söz-müzik:Soner Sarıkabadayı)
"Koparılan Çiçekler Remix: David Saboy & Ozan Yılmaz"
"Koparılan Çiçekler Remix: Philippe Laurent"
"Koparılan Çiçekler Remix: Burak Yeter"

Görüldüğü gibi dolu dolu bir albüm. Yeniden uyarlama desen var, akustik desen var, remix bile var. Hayır aslında ne bekliyordum ki, Sertab bu, Türk Pop müziğine damgasını zaten vurmuş. Boş işlere imza atmayacaktı herhalde.

Hayat bizi ele geçiriyor. Koşuyor, koşuyor, koşuyor, bazen güzel bir kitabı, bazen bir şarkıyı, bazen bir filmi, bazen bir maçı , çoğu zaman da muhabbetleri kaçırıyoruz. Oysa üretilen her şey zaman vermeye değiyor. İyi ya da kötü olduğunu anlamak için dinlemeniz, okumanız, izlemeniz gerekiyor. Kendimizi vererek, zamanımızı vererek...Hayat öyle işte...bir varmışız, bir yokmuşuz.. Güzelliklerin kıymetini bilelim.
(Bir şarkı adamı bu kadar mı etkiler :D:D )


2 Aralık 2011

Bu Yapılır mı Be Beşiktaş?

Şimdi, efendim, evrim teorisinde "doğal seleksiyon" denilen bir kavram var. Bu kavrama göre, zayıfların elendiği güçlülerin hayatta kaldığı bir mücadele sözkonusu. Böylelikle bir sonraki nesle güçlü genlerin aktarılması ihtimali artıyor. Böyle böyle zayıf halkalar tamamen temizleniyor. vs. vs.

Şimdi, benim cancağızım Beşiktaş'ımın bu konu ile ne ilgisi var diyeceksiniz. Olmaz mı. Dün gece Macabbi Tel-Aviv  - Beşiktaş maçını izleyen ve kalbi zayıf olan insanların kısmen elendiğini düşünüyorum. Zira zaten sayıları bir önceki Beşiktaş - Dinamo Kiev maçının son dakikasındaki karambolden sonra azalmıştı. Böyle böyle kalbi sağlam bir nesil oluşmasında Beşiktaş'ım üzerine düşeni yapıyor. Tövbe yarabbim...

Şaka bir yana...:) Bu yapılır mı be Beşiktaş'ım? Bu yapılır mı be Carvalhal ? Bu yapılır mı be Quaresma hatta hatta bu yapılır mı be Almeida? Şöyle ki...

Dün film gibi bir maç yaşadık. Aşık olduk, ayrıldık ve final sahnesinde tekrar kavuştuk. Quaresma'nın harika volesi ve Toraman'ın kafası derken ev sahibi  takıma karşı 2-0 öne geçince rahatladık. 2-0 diyorum bak. dakika 50. Ama sonra.....
Part I: Bu yapılır mı be Almeida?

Almeida, "bu ne biçim maç, pek sıkıcı en iyisi ben gol atmayayım da, belki onlar gol bulursa heyecan gelir maça" diye düşünerek, yani tamamen iyi niyetinden mükemmel pasları harcayı harcayıverdi. Defansın da Almeida ile empati kurduğunu düşünüyorum zira defans da bu mükemmel iyi niyette üzerine düşeni yaptı. Hoopp geldi mi skor 2-2 ye. Aferin size. Almeida bir ara topa saygısından başını eğdi diye düşündüm. Zira bir forvet öyle kafa atmaya çalışmaz ya...


Part II: Bu yapılır mı be Carvalhal?

Hadi tamam Almeida gününde değil. Gereksiz iyi niyet ve saygı belirtileri var. Hoca ne yapıyor hoca? Benim canım, iyi niyetli, nur yüzlü, şanslı ve çalışkan hocam inatla Almeida'yı oyunda tutuyor. Şöyle düşünmüş olabilir. "Almeida psikolojik olarak kötü, gol atarsa kendine gelebilir." Herkes dün aşırı iyi niyetliydi zaten. Ama hocam olur mu öyle şey, Almeida kendine gelecek diye, tur mu gitsin. Yazık değil mi Quaresma'nın o güzelim paslarına. Mustafa Pektemek, pekte fena bir alternatif değil sonuçta. Alsana oyuna.


Part III: Bu yapılır mı be Quaresma?

Ama dünkü maçın en iyi niyetlisi Quaresma, dayanamıyor, alıyor sazı eline. Almeida "hocam biz bi hata ettik, maça heyecan gelsin diye atmadık ama maç elden gidiyor. Kaldı 1 dk. Al da at" diye bir pas veriyor Q7'ye. Q7, "atacam oğlum" diyor, birinci adamı geçiyor, "atacam atacam merak etmeyin" diyor ikinci adamı da geçiyor. Üçüncü adam rezil olmamak adına müdahale dahi etmiyor. Quaresma hala gidiyor, zaman akıyor. Millet içinden "Hadi be" diyor. Ama Quaresma yer mi, yemez. Net açıyı bulana kadar gidiyor. Dördüncü adam da gecikince Quaresma patlatıyor golü. Off bee.

Şimdi düşünüyorum da, o israilli oyuncunun daha ilk dakikalardan, Quaresma'nın üzerine oynadığı oyunlar tutsaydı da atılsaydı Quaresma nasıl olurdu acaba maç?

Part IV: Bu yapılır mı be Beşiktaş?

Ve dün gece yine, yeniden "Bir Beşiktaş maçında skor ne olursa olsun, şöyle sırtını dayayıp rahat rahat maç izleyemezsin" gerçeğini idrak ediyoruz. Gerçekten dün 4-0 vs. yensek belki de son dakika 3-2 yendiğimiz kadar sevinmeyecektik. Tüm beşiktaşlılar, hepimiz biraz mazoşistiz biliyorum. Ama bunun iyi bir tarafı da var. Nasıl ki son dakikaya kadar "aha yedik", "aha attılar" korkusu ile geriliyorsak, yine aynı sebeple, "aha atacağız", "hadi be koçum" diye son dakikaya kadar umutlana da biliyoruz.

Neyse ki tadı damağımda kalan bir zaferle bitirdik geceyi. Yukarda da bahsettiğim gibi, kalbimiz dayanmadı. Hani diyoruz ya "Beşiktaş seninle ölmeye geldik"..takım bunu ciddiye alıyor sanırım :) Ve biz sanırım ciddiyiz..:D


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...