28 Nisan 2014

Lavantam :)


Bundan birkaç hafta önce bir heves tohumları alıp ektik. Bir nilüfer, iki çeşit bonzaiden henüz ses seda yok ama lavantam gümbür gümbür geliyor :)




21 Nisan 2014

Sürpriz :)


Cuma günü haftayı bitirmenin verdiği rahatlama ile servise doğru giderken tatlı bir sürpriz yaşadım. Tam karşıda çifte gökkuşağı oluştu :) Hafif yağmur eşliğinde çok güzel bir manzaraydı... Durur muyum hemen çektim tabii fotoğrafını :)

Gökkuşağını çekerken ben... :p

Hafta sonumu da evime ayırdım. Detaylı ve yorucu bir temizlik, derleme, toplama, kullanılmayan şeyleri atma evrelerinden sonra tüm pazar yattım diyebilirim. Hala tüm kaslarım ağrıyor :)

Bu fotoğraf ciddi bir mantık hatası barındırıyor. 
Zira kimse cam silerken bu kadar mutlu ve huzurlu olamaz. Ben olamam yaniiii :)




7 Nisan 2014

Vanya Dayı...


Geçtiğimiz haftanın etkinliği idi Vanya Dayı. Üç Kız Kardeş'ten sonraki ikinci Çehov oyunumuzdu ve biraz tereddütlü gittik açıkçası. Malum ilkinden edindiğimiz tecrübe bize göstermişti ki, önce okumak gerek. Zira ağır mevzular ve anlaşılamayabiliyor. Ama korktuğumuz gibi çıkmadı. Zaten içeri girince rahatladık çünkü dekor çok güzeldi. Çok özenle hazırlanmıştı. İçimizi açtı resmen. O arkadaki uzun ağaçlar, öndeki bahçe, hepsi çok güzel tasarlanmıştı.

Oyun da dekoruna uygun şekilde ilerledi. Az ve öz bir kadro, usta ve sade bir oyunculuk, etkileyici diyaloglar. Kesinlikle çok daha eğlenceli bir oyundu. Eğlenceli, dramatik ve güzel.

Oyun hakkında daha fazla bilgiye ve kadrosuna şuradan ulaşabilirsiniz.



Şimdi sizinle bazı gözlemlerimi paylaşacağım. İki çehov oyunu izledim ve ikinsinde de ortak noktalar vardı. Merak ediyorum bunlar Çehov oyunlarına has özellikler mi? Yoksa tesadüf mü?

Birincisi, derinlikli dekor uygulaması. Yani her iki oyunda da üç katmanlı dekor uygulanmıştı. Şöyle ki, önde bahçe, sonra evin içi, sonra da evin baktığı sokak tek dekorda gösterilmişti. 

İkinci bir benzerlik de sürekli bizden sonraki nesillere gönderme yapması. Çehov oyunlarında şu cümleleri çok sık duyacağız sanırım. "Bizden 200 sene sonra insanlar bu olanlar hakkında ne düşünecek", "bizden 300 sene sonra insanlar bize hak verecek" vs. vs.

Son olarak her iki Çehov oyununda da oyuncular tek tek selam vermedi. Grupça selam verdiler. Önce figüranlar sonra da asıl oyuncular selam verdi. Ama tek tek gelmediler. 

Gözlemlerim bu kadar :)



2 Nisan 2014

Peri Gazozu...


Bir yerlerde hakkında güzel bir yorum okuyup merak etmiştim bu kitabı. Kendime yeni yıl hediyesi olarak aldım ama okumak bu haftaya nasip oldu...

Oyuncu, senarist Ercan Kesal' in anılarından derlenen, kalemi ve yüreği ile bambaşka hallere dönüşen hikayeler bütünü Peri Gazozu. Babası gazoz yapan Avanoslu Ercan'in, önce siyasal, sonra tıp fakültesi şeklinde ilerleyen öğrencilik hayatı 1980' lerde geçiyor. Yani ülkemin en karışık dönemlerinden birisinde. Buradan bile yazacak çok anısı varken bir de tıp fakültesini bitirip de Anadolu kasabalarında zorunlu görev yaptığı yıllar işin içine girince, anlatacak çok şeyi oluyor tabii. Bazıları babası ekseninde geçen olaylar. Hepsi insanın yüreğine dokunan, kimi gülümseten kimi de yüreği delip geçen hikayeler...


Anılarını belirli başlıklar altında toplaması ise garip bir etkileyicilik ve düzenlilik katmış kitaba. Örneğin o bölümün başlığı "Ceket" ise, Ercan Kesal' in çocukluğunda ya da gençliğinde ceket ile ilgili olan, trajikomik anılarını okuyorsunuz.

Kitaba hakim olan en belirgin şey ise ölüm... En etkileyici hikayelerini hep ölümle bağdaştırmış Ercan Kesal. "Ölümden öte köy var mı ?" diyor kitap bize. Anadolu' nun bilinen acılarını geçirmiş yüreğinden. Terörden ölmüş yürekleri, töreden kaybolmuş bedenleri, çocuk işçi olarak yorulmuş masumiyetleri anlatıyor. 

Kitap gerçekten çok etkiledi beni. Hem hikayelerin kendisi, hem de Ercan Kesal' in kalemi. Sadece kalemi de değil, yüreği güzel bir adam bu adam. Yüreği etkiledi beni. Otopside beyninden geçenleri yüzüne yansıtmayan, çocuklara aşı yapabilmek için onları tarlada kovalayan, sanrıları olan bir hastasının kalbini kırmamak için direnen yüreği. 


"Eskiden el yazması kitapların içine "ya hafız, ya kebikeç" yazılırmış. Bu duanın, kitabı haşarattan, nemden ya da yangından koruduğuna inanılırmış. Ve yine rivayet olur ki bu yazının mürekkebi böcekler için zehirli olan düğünçiçeği bitkisinin suyundan yapılırmış. Özel bir mürekkeple yazılan bir tür muska yani: "koruyan, esirgeyen kebikeç" anlamında.

Niye anlamıyoruz hala? Çocuklarımızın dudaklarının kenarından sızan kanlar, bu ülkenin vicdanına yazılan duaların mürekkebidir. Onların ezilmiş bedenlerinden çıkan yakıcı sulardır, canımızı acıtan...

Ya hafız, ya kebikeç...

Çocuklarımızın kara gözlerinin, ela gözlerinin, yeşil gözlerinin aşkına, şu lanet dünyanın yükünü erkenden taşımaya başlayan çelimsiz omuzlarının üzerindeki güzel başlarının aşkına, pencere pervazlarına çarpıp ölen serçelerin kanadından daha hafif olduğunu iyi bildiğim yüreklerinin aşkına, 

Ya hafız, ya kebikeç...

Koru bizi düşmanlıktan, nefret ve zulümden... Sırasız ölümlerden... Koru Ülkemi. "


Ercan Kesal, son zamanlarda, hem "Bir zamanlar Anadolu'da" filminin senaristliğini üstlendi
hem de geçtiğimiz yıl bol ödül alan "Yozgat Blues" filminde oynadı. 




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...