31 Ocak 2014

Aşk


Sanırım hem herkesin çok güzel demesi ile beklentimin aşırı yükselmesi hem de Bab-ı Esrar'dan hemen sonra okumam nedeniyle biraz hayal kırıklığı yaşadığım bir kitap oldu Aşk. Tabii ki de çok güzel, ustaca yazılmış. Yine de, bu iki kitabı karşılaştırmak ne kadar mantıklı bilemiyorum ama bir Bab-ı Esrar değil. 

Mesela Aşk'ı arayan Ella karakteri çok derin gelmedi bana. Belki de yaşadığı mucizevi değişim, benim hayal gücümü aştığından :). Böyle durumlarda felsefi olarak değil ama vicdani olarak The Bridges of Madison County' da yaşananlar çok daha gerçekçi geliyor bana. Hayata 1-0 yenik mi başlıyorum yoksa :) Fazla sürprizi kaçmasın diye detaya girmiyorum. Filmi izleyenler ve kitabı okuyanlar en azından bu kıyaslamamı anlayacaktır. 

Böyle negatif gibi yazıyorum ama kitap kesinlikle kötü değil. Zaten öyle bir şeyi benim değerlendirmem de mümkün değil. Sadece bendeki etkisini yazıyorum. Mesela 40 kural harika bir kurgu. Kitap sonu ropörtajı okumasam gerçekten Şems'e ait kurallar zannedecektim. Ama bunlar tamamiyle Elif Şafak' ın tasavvuf merakının birikimi ile kurgulanmış kurallarmış. Bu cidden yazara saygı duymanıza neden oluyor. Ayrıca farklı karakterlerin gözünden olayların anlatılması kesinlikle ustalık isteyen bir şey ve bu konuda da çok beğendim kitabı.

Aslına bakarsanız sanırım benim gözümde A. Z. Zahara, Elif Şafak'tan daha iyi bir yazar. Ama A.Z. Zahara aynı zamanda Elif Şafak olduğu için sanırım sorun yok :)) Yani demem o ki kitabın güncel olan kısmına çok giremedim ama geçmişin, Şems' in, Mevlana' nın ve onların çevresindeki insanların anlatıldığı kısımlar harikaydı. 

"On Dördüncü Kural: Hakk'ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. "Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir" diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?"



29 Ocak 2014

Teneke


Dün tiyatro oyununu izledik bu Yaşar Kemal hikayesinin. Toroslarda bir köyde geçen, kasabanın kodamanları ile köylüler arasındaki sınıf savaşının. Bir yanda daha çok ekim, daha çok para diyen ağalar, diğer yanda bu ekim nedeniyle evlerini kaybedecek olan köylüler. Ortada da iki cesur yürek. Genç ve tecrübesiz kaymakam ile namuslu kaymakam vekili. Tüm bu hikaye bize eski savaş gazisi şimdilerde mahallenin delisinin gözünden anlatıldı ki onun hikayesi çok çok daha yürek burkan cinstendi.

Oyundan sonra bu kitabı okumak istedim. Oyunu çok çok beğendiğimden değil ama karakterlerin derin analizini merak ettim. Oyun çok kötü değildi özellikle ikinci yarısı ve finali çok iyidi ama ilk yarıda ciddi sıkıntılar vardı. Genelde çok fazla diyalog vardı ve bu diyaloglar her kafadan bir ses çıkar moddaydı. Takip edilmesi zor. Üstelik şive eklenerek anlaşılması için biraz daha dikkat gerektiren hale gelmişti ve sürekli tekrar ediyordu.

Ancak ikinci yarıda, işin içine köylüler girince daha akıcı ve hareketli bir hal aldı. Özellikle Kürt Mehmet Ali karakteri kırdı geçirdi. Ki son alkış kısmında en fazla reaksiyonlardan birisini alan oydu. Ve duygusal finali çok etkileyici idi. 


Ayrıca her ne kadar diyalogları takip etmesi güçse de oyunculuklar çok başarılı idi. Sanki böyle 3-4 saatlik bir eseri 2 saate sığdırmak için hızlandırılmış diyaloglar arasında oyuncuların çabaları takdire şayandı. Hiç sırıtan oyunculuk görmedim.

Bir de kolay kolay rastlamadığım bir seyirci krizi yaşandı dün gece. Arkamızdaki ikili sanırım 2 metre çaplarındaki tüm izleyicileri çıldırttı. Defalarca uyarmamıza rağmen fıs fıs konuşmalar devam etti. Her defasında farklı biri uyarmasına rağmen.  Oyun sonunda seyirciler çıkarken önümüzdeki kadın dayanamayıp veryansın etti söz konusu kişilere. Bizim gruptan biri de patlattı hemen "bacım doğri söylirrrr"...  :) Biz de kahkahayı patlatıverdik. Nedenini oyunu izleyenler anlayacaktır :)))

Daha fazla bilgiyi ve fotoğrafı görmek istiyorsanız tık tık...




24 Ocak 2014

Bab-ı Esrar


Ahmet Ümit okumayı pek sevdim ben. Daha önce Patasana'yı okumuştum. Çok beğendiğimi hatırlıyorum ama bir daha da Ahmet Ümit kitabı geçmemişti elime. Sonunda bir tane alacağım dedim ve tarih sırasına bakmaksızın Bab-ı Esrar' ı alıverdim. Öyle güzel, sürükleyici ve doyurucuydu ki sanırım bundan sonra, tarih sırasına göre tüm kitaplarını okumaya çalışacağım.

Bir sigorta şirketinde çalışan Karen Kimya, bir otel yangınını araştırmak için yıllar sonra Konya'ya gelir. Bu Karen için farklı bir yolculuk olacaktır çünkü babası eskiden Konya'da yaşamış bir sufidir. Daha sonra Karen'in annesine aşık olacak, ilahi arayışını bir kenara bırakıp Londra'ya gidecektir. "Kimya" ikinci adını da, Şems'in karısından esinlenen babası vermiştir zaten. Fakat Karen 10 yaşlarındayken babası "İlahi arayış"'ına daha fazla kayıtsız kalamamış ve bu "aşk" için evi terketmiş, Karen ve annesini Londra' da yalnız bırakmıştır. Karen'in babasına olan kızgınlığı bu yolculuğu çok daha ilginç kılmaktadır. Zira Konya' nın herhangi bir sokağı, gördüğü bir cami ya da duyduğu bir söz kolayca babasını hatırlatmaktadır.

Ancak bu yolculuğu ilginç kılan sadece babası ile olan anıları değildir. Aynı zamanda otel yangınının gerçekleri ve karşısına çıkan gizemli bir adam da tüm yolculuğa büyük bir esrar katmıştır. Karen şimdi bir yandan yangın için raporunu yazmaya çalışırken, bir yandan da babasını daha iyi anlamanın derdindedir. Tüm bunların yanı sıra karşısına olur olmaz yerlerde çıkan gizemli adamın kim olduğunu da çözmeye çalışmaktadır.

Oldukça esrarengiz olan bu hikayeyi özetlemeyi başardım mı emin değilim :)

Ahmet Ümit' in polisiye kurgu başarısı aşikardır zaten. Ancak bu kez bu polisiyeye Mevlana ve Şems' i de dahil etmiş olması kitabı hem sürükleyici, hem de doyurucu kılıyor.

Üstelik olayları iki farklı görüşteki insan açısından anlatarak objektiflik sağlıyor. Karen' in babası yani kendisini "İlahi Aşk"'a adayan bir sufi ve Karen' in annesi, yani dinlerle çok işi olmayan ama meraklı bir hippi. Bu iki insanın birbirine aşık olması da ayrı bir öykü zaten. Ama olaylara bu ikisi açısından yaklaşmak bence çok akıllıca.


Kitap harika bir polisiye ve derin ilahi konuları içere dursun, ben, hoşuma giden bu ikiliği anlatan bir kısmı aktaracağım...

"...En çok sevdiğim şiiri ise, annemle babamın üzerinde saatlerce tartıştıkları şu dizelerdi.

Her gün  bir yerden göçmek ne iyi
her gün  bir yere konmak ne güzel
bulanmadan donmadan akmak ne hoş
dünle beraber gitti cancağızım
ne kadar söz varsa düne ait
şimdi yeni şeyler söylemek lazım.


Annem çok severdi bu şiiri ancak "bulanmadan, donmadan akmak" kısmına katılmazdı. "Yeryüzünün bütün akan suları bulanır, geçtiği yerlerin kiri, pası, çamuru, suyun saydamlığını bozar. Kış güçlüyse donar. Önemli olan bulanmamak, donmamak değil, akmaktır. Su akabildiği sürece , yeniden temizlenmek, soğuğun donduruculuğundan kurtulmak umudu vardır. Kimse saf, kimse masum değildir. Yaşayan kirlenir; önemli olan safiyeti, masumiyeti yaşamın amacı haline getirmektir. Aslolan yaşamdır. Yaşam olduğu sürece saf olmak, masum olmak umudu da vardır." Babam bu düşünceye karşı çıkmıştı. "Suyun özü temizdir" demişti, "insanın özü de. Önemli olan bunca kötülüğe, bunca zalimliğe, açgözlülüğe karşı özümüzü koruyabilmek. Dünyanın en zor işi bu. Gündelik hayat acımasızlık çarkı üzerinde dönüyor.  Bizi o masum özümüzden uzaklaştırmak için hayat birbirinden parıltılı ilişkiler sunuyor. Yalanla, sahtekarlıkla, bencillikle cilalanmış ilişkiler. Nefsimizin iştahını kabartacak renkli oyuncaklar. Ruhumuzu köle edip, aklımızı bedenimizin emrine sokmak için. İşte buna karşı uyarıyor bizi Mevlana Hazretleri. Ve kirlenmemiş olana, bulanmayana, donmayana övgü düzüyor."


Tartışma uzlaşma olmadan sona ermişti. Ben kime hak verdiğimi hatırlamıyorum, ama o günden sonra bu şiir hep aklımda kalmıştı."

Şimdi hazır bu kadar Mevlana ve Şems olaylarına girmişken kitaplığımda uzun zamandır duran Elif Şafak' ın Aşk isimli kitabını okumanın tam zamanıdır diye düşündüm ve başladım okumaya. Onu da en kısa sürede yazacağım...




23 Ocak 2014

Gorjuss #4


Yeğenime yaptığım gorjuss yastığı bitirdim nihayet. Henüz yastık halini almadı tabi, o işin kolay kısmı (Kolay diyorum ama evde yastık olmayı bekleyen 4. işlemem bu). Ben gorjuss yaparken gölgelendirme vs. yapmıyorum. Ana hatları ile işliyorum. Zevk meselesi tabii ama bana böylesi hem kolay hem de daha güzel geliyor :) Bu gorjuss' u pek beğenmiştim. Tam minik bebeklere hediyelik bir havası var. Bir çarpı işini daha sonlandırırken beynimden "sıradaki" cümleleri geçiyor ama biraz ara vereceğim çarpı işine. Başka projelere yoğunlaşmak lazım...









22 Ocak 2014

Maydanoz...


Bundan yaklaşık bir ay önce maydanoz ekmiştim evimdeki saksıların birine. Neden tam hatırlamıyorum? Yeni aydı da böyle şeyleri ekmek eve bereket mi getiriyordu ne? Annem bir şeyler sıralamıştı ritüel olarak. "Mum yak, maydanoz ek, çörek otu kavur" vs.vs ... :) O gün tabii ki de annemin dediği her şeyi yapmadım (Yapamadım... Pek teferruatlı idi). Ama eve giderken cadde üzerinden maydanoz tohumu aldım ve ümitsiz bir şekilde ektim. İki hafta sonra minik minik otlar belirmeye başladı ve pek de maydanoza benzemiyordu. Ancak bir kaç hafta sonra o otlar bildiğin maydanoz oldu. Şaşkınlık içindeyim ama evimde yetişmekte olan maydanozlarım var artık. Yemeklerde kullanacak kadar çıkar mı bilmem ama bereket getiriyor mu test etmek için birebir. Henüz gökten zembille para inmedi, beklemedeyiz... :)



20 Ocak 2014

Çubuk, Hamsi, Ateş...


Bu Cumartesi Çubuk'a pikniğe gittik. Oldukça keyifli, kahkahası ve ateşi bol bir gün geçirdik. Mangalda Hamsi' miz günün assolisti olacak sanırken ateş resmen rol çaldı. Başında şarkılar söyledik, ısındık, muhabbet ettik. Açık hava, güzel yemekler ve hepsinden önemlisi muhabbeti hoş insanlarla çok güzel bir gün geçirdim...

 Amacımız sadece çay içmekti ve mangalda yaparız diye düşünmüştük 
ama çiftlikte semaver bulduk :) Gerisi olaylar, olaylar. 

 Tam bir keyif yeri. Henüz ağaçlar yeni ekildiği için önümüzdeki yıllarda 
daha yeşillik olacak ve o zaman böylesi salıncak ve hamakların keyfi bir başka çıkacak. 
Vee tabii daha sıcak havalarda...


 Minik ayrıntılar şimdiden yerini almış bile. Ben ayak şeklindeki dev taşlara bayıldım. 
Üzerinde koca ayak, yeti vs. yazılması da ayrı bir güzel olmuş.

 Talaşı henüz üzerinde yeni yapılmış çardak.:)




 Mısır ekmeği ve mangalda hamsi ile tam bir karadeniz konsepti yaptık. 
Hamsi nefisti. Sarmısak, biber, tuz ve yağ ile önceden biraz sosta bekletilmişti. 
Şimdiye kadar yediğim en güzel hamsiydi diyebilirim.

 Kuş evlerini arkdaşım inşaat artıklarından yapmış. 
Tahta, sunta ne bulduysa artık. Daha asılmayı bekleyen onlarcası var :)

Ve bence günün assolisti bu ateşti. Hem bizi soğuktan korudu hem de güzel şarkılarımıza ve muhabbetimize ışık verdi. Tabii böyle bir ambiansta bir müddet sonra korku hikayeleri anlatmak kaçınılmazdı. Bir grup genç olarak klişenin tam ortasındaydık :)



16 Ocak 2014

Tayca :)


Bugün Elif Şafak' ın Aşk kitabına başladım. Kitap aralığı kitabın içindeydi satın aldığımda. Bir Yüzünde Elif Şafak' ın fotoğrafı diğerinde ise garip semboller vardı. Uzun arayışlar sonunda bu sembollerin Tayca'ya ait olduğunu buldum. Yazının anlamı da "Düşkün". Sanırım farklı dillerde Aşk ya da Aşk'a yakın kelimeler vardı her kitap aralığında. Benim şansıma Tayca düşmüştü. Şimdi sabırsızlıkla Tayland' ın kaderimdeki yerini bekliyorum :)))



14 Ocak 2014

Yabancı


Şimdiye kadar kendisini hiç irdelememiş, eylemlerini, nedenlerini ve sonuçlarını hiç düşünmemiş bir adamı hapise atarsanız ne olur?

Uzun zamandır merak ettiğim ve sonunda okuduğum Albert Camus'un ünlü kitabı Yabancı, bu sorunun cevabını çok güzel özetliyor. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümünde kahramanımız Meursault' un kendini duygulardan, nesnelerden ve toplumdan soyutladığı hayatını tanıyoruz. İkinci bölümde ise günlerini tek başına bir hücrede geçiren kahramanımızın hayatını, duygularını, eşyalarını ve eylemlerini nesnel bir biçimde irdeleyişine şahit oluyoruz. 

Bu kitap hakkında daha fazla ne denir bilemiyorum. Sadece hoşuma giden bir kaç kısmı yazmak yeter sanırım :)

"...Tutukluluğumun  başlangıcında en zoruma giden şey; kafamda hala özgür adam düşüncelerinin bulunmasıydı. Mesela birdenbire bir plajda olmayı, denize doğru ilerlemeyi istiyordum. Ayaklarımın altında ilk dalgaların seslerini, vücudumun suya girişini ve bundan duyduğum ferahlığı zihnimden geçirince, aniden hapishane duvarlarının nasıl da dar olduğunu hissediveriyordum..."

"...İnsanın hapisteyken zaman kavramını kaybettiğini bir yerde okumuştum. Fakat bunun benim için fazlaca bir anlamı olmamıştı. Günlerin bu kadar hem ne kadar uzun, hem ne kadar kısa olabileceklerini anlamamıştım. Bu günlerin yaşanması uzun sürüyordu şüphesiz, ama bunlar o kadar genişleyip, yayılmışlardı ki, sonunda birbirlerinin içine taşarak yayılıyorlardı. Adlarını bile kaybediyorlardı. Benim için sadece dün ya da yarın sözcüklerinin bir anlamı vardı..."

"...O zaman şunu anladım ki, bir tek gün dışarıda yaşamış olan bir kimse, hiç zahmetsiz yüz sene hapiste kalabilir. Canının sıkılmaması için yeter derecede anıya sahip olmuştur...."

"...'Hayır size inanmak istemiyorum. Zaman zaman başka hayatı arzulamış olduğunuza eminim' dedi rahip. Ona 'tabii' diye cevap verdim. Ama bunun zengin olmayı, çok hızlı yüzmeyi ya da biçimli bir ağza sahip olmayı arzulamaktan daha önemli olmadığını söyledim. Fakat o sözümü kesip şu öteki hayat hakkında ne düşündüğümü sordu. Ben de ona, 'Öyle bir hayat ki, onu yaşarken bu hayatımı hatırlayabileyim' dedim."



13 Ocak 2014

Siyah Beyaz Bir Film...


Grip salgını nedeniyle daha bir evcimen olduğumuz zamanlardayız. Hoş ben bu yasağı birkaç saatliğine kırdım ve hafta sonu bowling oynamaya gittim. Sonuncu oldum zaten :( O nedenle bu konuyu kapatıyorum... :))

Asıl size söylemek istediğim şey, The Artist. Gösterildiği yıl bol ödül almış olmasına rağmen henüz izleyebildim ve bayıldım. Aslında pek inanmak istemiyorum bu filmin 2 yıl önce çekilmiş olduğuna. O dönemlerden fırlamış gelmiş gibi. Nasıl bu kadar saf olabilmiş, nasıl böyle doğal kalmış...Aldığı tüm ödüller helal olsun...





9 Ocak 2014

Bu Sabah Üşenmedim...


Yine sisli ve soğuk bir Ankara sabahına uyandım. Geçen günlerde aynen böyle bir sabaha uyanmıştım ve fotoğrafını çekecek çok şeye rastlamıştım. Ama elimi eldivenden çıkarmaya üşendiğim için çekmemiştim o güzelim kareleri. Bu sabah üşenmedim ve çıkardım ellerimi. Önce kargalar çekti dikkatimi. Servisle gelirken bir ağaca sığınmış onlarca karga gördüm. Etrafta o kadar ağaç varken bu ağaca üşüşmüştü hepsi. Bu karanlık ve soğuk havalarda onlar da yalnız olmayı sevmiyor demek ki. Ben de şanslıydım ki kırmızı ışıkta durmuştuk ve daha 32 sn. vardı :) 


Diğer fotoğrafın kahramanı ise gecenin soğuğuna hazırlıksız yakalanmış bitkiler. Uykuda yakalanmış hepsi bu acımasız hamleye. Gerçi biliyorlar ki dayanıklılar ve bir kaç saate atacaklar tüm buzları üzerlerinden. Saldırı bu sabahlık da bastırılmış olacak. Doğa da savaşıyor bizim gibi, ayakta kalmaya çalışıyor, yeniliyor ve yeniden başlıyor... Her gün. 




6 Ocak 2014

Yeni Yılla Gelen...

 

Hepimiz kararlar veririz yeni yıla girerken. "Rejime başlayacağım", "sigarayı bırakacağım", "yabancı dil öğreneceğim" vs. vs... Haliyle ben de bazı kararlar verdim. Çok keskin şeyler değil aslında. Yapılabilitesi yüksek şeyler. Mesela evdeki öğünlerimi düzelttim ki son bir kaç yıldır evde yemek yapma konusunda çok tembel davranıyordum. Şimdi en azından her öğünüme eşlik eden güzel salatalar var. Geçen gün ne bulursam kattığım salatanın içine nar bile ekledim ki benim için bir üst seviyedir. Tamamdır oldum ben :p

Bunun yanında bir kararım da uzun zamandır ara verdiğim platese başlamaktı. Yılbaşı hafta ortasına geldiği için bu işi hafta sonuna ertelemiştim (bahaneler, bahaneler...). Neyse bu hafta platese de başladım. Nefes egzersizlerini nasıl unuttuysam artık, ilk yaptığımda başım döndü :)



Bu yıl içinde yapmak istediğim şeylerden birisi de ilgi alanımla ilgili bir kursa başlamak. Resim olur, fotoğrafçılık olur, sinema olur, hatta hatta tenis bile olabilir. Araştırıyorum ve koşulların uygun hale gelmesini bekliyorum. Hadi bakalım...



3 Ocak 2014

Pasaklı Tanrıça...


Yirmiler Kızı' ndan sonra Sophie Kinsella' nın kitaplarını merak etmiştim. Pasaklı Tanrıça, bu merakla aldığım bir kitaptı. Yirmiler Kızı kadar etkilendiğimi söyleyemem ama kesinlikle şirin, sürükleyici bir kitap. Yirmiler Kızı' nda yazar eski dönemleri işin içine katarak romantizmi kuvvetlendirmişti. Pasaklı Tanrıça ise tamamen modern bir öykü. Sorunları da çözümleri de günümüze ait.

Kısaca öyküsü şöyle; Samantha, işkolik bir avukattır. Öyle ki ciddi anlamda başını kaşıyacak vakti yoktur. İşinde çok başarılıdır ve çalıştığı, Londra' nın en önemli bir avukatlık bürosuna ortak olmak üzeredir. Derken bir hata yapar ve bu hata onun hayatını geri dönülmez bir biçimde değiştirir. Şimdiye kadar avukatlıktan başka hiç bir iş yapmayan, kendi evinde omlet yapamayan, elektrik süpürgesinin nasıl kullanıldığını bile bilmeyen Samantha,  büyük bir evde hizmetçi olmuştur. Artık onu bekleyen sözleşme dosyaları değil, dağ gibi ütüler, güzel akşam yemeği mönüleri ve parlatılacak gümüşlerdir...

Yeni hayatından mutlu olmaya başlaması Samantha' yı korkutmuştur. Nasıl mutlu olmasın ki? Artık güzel yemekler yapabiliyor, hafta sonlarını boş geçirebiliyordur. Üstelik evin bahçe işleri ile ilgilenen Nathaniel'e de sırılsıklam aşık ... :)  Gerisi mi? Olaylar, olaylar....

Kitapta en hoşuma giden karakter, Nathaniel' in annesi Iris. Samantha' nın tam da ihtiyacı olan bir karakter. Yine ev sahipleri de çok tatlı karikatürize edilmiş. İki kısmı okurken çok eğlendim. Birincisi Samantha' nın ilk boş hafta sonunda ne yapacağını bilmemesiydi. Şimdiye kadar 7/24 çalışmaya alışmış birisine bomboş iki günü verirseniz nasıl bocalar, çok güzel anlatılmış. İkincisi de Nathaniel' ile yaptığı meyve toplama seansı.. :) Tamam bu kadar ipucu yeter.

Sizi edebi olarak tatmin etmeyebilir, hayatın sırrını da vermeyebilir ama kesinlikle okuması eğlenceli ve sürükleyici bir kitap. Arada bir ağır kitaplardan kafayı kaldırıp böyle şeyler de okumalı insan. Hafta sonu niyetine... :)

"Bütün cevapları bilmediğin için kendini cezalandırma. Kim olduğunu bilmek zorunda değilsin. Resmin tamamını görmek ya da nereye gittiğini bilmek durumunda değilsin. Bazen yalnızca bir sonraki adımın ne olacağını bilmek yeterlidir..."



2 Ocak 2014

Daha Üretken Bir Yıla...


Aralık ayı benim için bir hayli üretkendi aslında. İki çarpı işi bir sürü de keçeden süsler sığdırdım son birkaç haftaya. Bu sevimli şeyleri de görür görmez işlemek istemiştim. İki gün içinde bitti. Şimdi diğer çarpı işlerim gibi son hallerini bekliyorlar... Yastık? Pano? Kart? Bakalım kaderlerinde ne var.

Umarım bu yıl çok daha üretken bir yıl olur hepimiz için. Neye ilginiz varsa, neye yeteneğiniz varsa, umarım bir sürü projeye başlar ve kısa sürede sonuçlandırırsınız. Yeni yılın ilk postunda bu olsun dileğimiz. Sağlık mutluluk dileklerimiz her yerde uçuşuyor zaten, biz daha çalışkan, daha üretken bir yıl geçirelim... :)



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...