31 Mayıs 2012

Bugün de yenildin mavi...

Ben bu kadar şaşkın bir mayıs hatırlamıyorum. Depresyonda mıdır nedir bilemedim? Kendini yılın hangi ayı sanıyor bilmiyorum ama bu bahar ya da yaz aylarından biri değil eminim. Kıştan hallice günler geçirtiyor bize. Sabah veriyor gazı mavi mavi, öğlene doğru bulutları topluyor, akşam illa ki yağıyor. Hep havadan sudan konuşuyor gibi oluyoruz ama konuşulmayacak gibi değil ki (içimden çıkmaya çalışan "havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız güzel olsun" esprisini durdurmaya çalışıyorum. Ne kadar başarılı olurum bilmiyorum derken...upss). Bakın mesela;


Koşullanmış bulutları ile fırtına savaşa başladı...

Güneş en son, kanatlarını takmış, kaçarken görüldü...  

Mavilik savaşı kaybetmek üzere...

Veee tipik sonuç, :/


30 Mayıs 2012

Kütüphane...



Hepimiz lisedeyken derslerden kaçmışızdır. İstisna yoktur sanırım. Bizim zamanımızda şimdiki gibi sokak başı internet kafeler yoktu. Genelde okul yakını izbe kafelere gidilir, ya da yakalanma korkusunun verdiği tatlı gerginlikle kantinde oturulurdu. Ama biz biraz farklı mıydık ne?  Liseden kaçıp kütüphaneye giden kim vardı acaba bizden başka ? :) Ben ve biricik kankam, başta tarih dersi olmak üzere edebiyat ve coğrafya gibi derslerden kaçıp kütüphaneye giderdik. Edebiyat dersinden, kitap okumak için kaçmak da derin bir ironi sanırım :) Ama bakın o zamandan çözmüşüz biz olayı. Hayat sokaklarda, derslerde değil. Edebiyatını mı geliştirmek istiyorsun, bırak dersi, "failatün failün" leri de kitap oku (Yazar burada vicdanı ile hesaplaşmaktadır).

Dersten kaçıp da kütüphaneye gidiyoruz diye inek tipler de belirmesin gözünüzde. Öyle uslu tipler değildik aslında. Dersten atılmışlığımız da vardı, sağdan soldan, acil ihtiyacımız var diye para toplayıp, soluğu dondurmacıda almışlığımız da.:) Ama o kütüphane bizim için farklıydı. Bizi bir şeyler çekiyordu oraya. Tozlu raflar mı? Asla okumaya yeltenmediğimiz, boynumuzu eğe eğe sadece isimlerini okuduğumuz eski ciltli kitaplar mı? Sessizlik mi? Karikatür kitaplarından fırlamış kütüphane görevlisi teyze mi? Yoksa ergenlik etkisiyle "kantinde oturmak çok sıradan, farklı olalım" dürtüsü mü bilmiyorum? Ama kitap okumak olmadığına eminim. Yani oraya gittiğimizde tabi ki kitap okuyorduk ama biz kaçamadığımız derslerde de sıra altndan zaten okuyorduk o kitapları (Yazar burada, bir gerilim kitabını dalmış bir şekilde okurken, tarih hocasına yakalanıp, tüm sınıfa kepaze olduğunu hatırlamamaya çalışır, ama upsss ).

Eski ve küçük bir kütüphaneydi kaçtığımız. Sonuçta bir kasabanın halk kütüphanesi. Ne kadar olabilirdi ki. Yine de elle tutulur bir kalabalığı olurdu. Genelde eski klasikler, ansiklopediler, bilmem ne dergilerilerinin tüm sayılları vardı (bir kaç hafta geç güncellenmek koşulu ile). Bir köşe vardı nispeten yeni kitapların olduğu (1-2 yıllık). Biz, gider gitmez oraya bakardık hemen, ne gelmiş ne gitmiş diye. Orhan Pamuk' un "Yeni Hayat" kitabını oradaki raftan alıp okumuştum :)



Bir kere kesinlikle abartmıyorum, karikatür kitaplarından fırlama bir teyze vardı orada herşeyden sorumlu olan. Yani kafanızda canlandırın, neredeyse tamamen beyaz saçlarını hep aynı şekilde topuz yapan, gözlüklü, kalçası geriye doğru çıkık, kısa boylu, hafif toplu, top burunlu, sürekli diz altı etek ve bluz üstü hırka giyen, yakasından broşu hiç eksik olmayan bir teyze. Biz oradakyen yaptığı tek şey bizi susturmaktı. Kütüphaneye saygımız büyüktü, sessiz kalmaya çalışırdık ama gençlik işte. İlla ki fısıldaşacak, kıkırdayacak hatta bazen kahkahayı patlatıverecek bir şeyler buluyorduk. Bulunca da gizlemiyorduk neşemizi. Hayata saygımız vardı :)Evet kütüphaneden de atılmışlığımız oldu :) Düşünüyorum da cidden bu teyze olabilirdi bizim oraya gitme sebebimiz. Çünkü, o varken etraf film seti gibi oluyordu. Kendimizi fantastik bir dünyada sanıyorduk. Gerçekliğini yitiriyordu birçok şey. Sokakta göremezdiniz o teyzeyi. Sanırım bu onun süperkahraman haliydi. Sokakta eminim kamuflajlı geziyordu.

Genelde raflar arasında gezmek hoşumuza giderdi. Ne aradığımızı bilmezdik. Sanki kitap atlayıverecek gibi üzerimize, tüm kitaplara bakardık hangisini okusak diye. O zamanlar ne tarzımız vardı, ne yazarları takip ettiğimiz. Sadece adına, kapağına bakarak bile bir kitaba bağlanabilirdik. Arardık yılmadan. Sanki her şey siyah beyaz olacak, sadece aradığımız o kitap renkli bir şekilde "buradayım" diyecekti. Derdi de aslında. Neden olduğunu bilmeden alıverirdik o kitabı. Bazan çok sıkıcı, bazen umulmadık şekilde eğlenceli bir şey çıkabilirdi "o kitap".

Gerçi o zamanki okuma şeklim kaba bir tabirle tamamen "çöplük" müş. Çok şey okuduğumu hatırlıyorum ama hiç biri aklımda kalmadı mesela. O yıllardan bir Yeni Hayat, bir Sinekli Bakkal, bir de kütüphaneci teyzeyi net hatırlıyorum :) Her gittiğimizde baktığımız bir kitap vardı, ismini tam hatırlamıyorum. Uzun bir adı vardı ve sadece adı ilgimizi çekmişti. "çatı, kedi, yeşil, kiremit" gibi kelimeler kalmış aklımda. Alıp da okumadık ama her gittiğimizde, o kitabı alan olmuş mu diye bakardık. O kitap hep oradaydı.  Sanırım teyze ve o kitap tek değişmeyeni idi o kütüphanenin :)

Yıllar sonra oraya gittiğimde, ne teyzeden eser kalmıştı ne de bizim kitaptan. Raflar yenilenmiş, nispeten yeni kitaplar gelmiş. koltuklar, sandalyeler falan pek bir konforlu olmuştu. Hani köşede Starbucks görseniz şaşırmazsınız, öyle bir yer olmuştu... amaaaa bizim zamanımıza göre daha boştu (Dedim ben o teyzeyi sabit tutacaktınız bir şekilde :D ).




24 Mayıs 2012

Kolaj..

Jale' nin bir şarkısı vardı;  "haydi gel kolay kolay, haydi sev kolay kolay, her şey laylolay kolay, aslında herkes bir olay" Şimdi buralara nasıl geldik? Sevgili Zeynep, bana fotoğraf editleme programlarında bulunan kolajlama uygulamasını gösterdi bugün. Aslında biliyordum ama ne bileyim birisi böyle gaza falan getirince, başladım kolaj yapmaya. Tüm zamanımı bununla geçirebilirim gibi hissediyorum şu an. Ama tenis maçına dönmeliyim. Bu arada bir kaç kolaj örneğini vermeden kaçmak olmaz. Fonda Jale, Haydi yap kolaj kolaj... :)
 








Seçmeler...



Dün işe gelmediğim için midir bilmiyorum ama bugünü Pazartesi sanıyorum. Dolayısı ile bir adet sendromumuz mevcut. Şimdi bir kaç şarkı ile bu sendromu atmak gerek. Müzik ruhun gıdası, haydi kahvaltı yapalım (Evet bu espriyi ben yaptım, evet iğrenç farkındayım :) )


Önce cep telefonumun melodisi ile başlayalım. Ne zaman duysam bu şarkıyı mutlu oluyorum.


Sonra yine bende benzer etkiyi bırakan bir şarkı. "No matter". Hani duygusal gibi ama sonlara doğru "Haydi zıpla" modundaki tekno ritimleri de seviyorum.  


Şimdi tempoyu arttırıyoruz. İtiraf ediyorum bu şarkıya klibi nedeniyle ilgi duymaya başladım. Sonra farkettim ki ritimleri de bağımlılık yapıyor.

Bir "1990 sonları ve 2000 ' lerden seçmeler" programının daha sonuna geldik (programın adına bak sen!!). Siz dua edin, bu postu "Almanya'daki dayım" esprisini yapmadan tamamladım (upsss).


22 Mayıs 2012

Hoplayıver Çekirge...#2

Bazen düşünüyorum da, hazır bu kadar doğa ile iç içe bir yerde çalışıyoruz, genetiği menetiği bırakıp belgesel mi çeksek? Doğanın değişimlerini bire bir gözlemleyebileceğimiz bir alan var ayağımızın altında. Camın önüne uzun süre kayıt yapabilen bir kamera koyup bir kaç hafta çekim yapsak, sonra onu hızlandırıp size servis etsek, bayılırsınız valla. Kışın yok olan bitki örtüsünün, baharın gelmesi ile tekrar belirmesini yavaş da olsa gözlemliyoruz ve  insanı mutlu ediyor bu değişim (Bir müddet sonra o alanın karla kaplı halini özleyeceğiz. Nankör insanoğlu işte...!!!). Tabi doğa ile iç içe olunca börtü böcek de oluyor haliyle. Bir kaç gün önceye kadar favorimiz salyangozlardı. Şimdilerde hafif hafif kelebekler çıkmaya başladı. Ama bir davetsiz misafir vardı ki bugün, elimin dibine kadar geldi. Adeta "Abla beni de çek, abla" der gibiydi. Dayanamadım çektim ben de. Bir de poz veriyor ki görmelisiniz :)

 Bu fotoğrafta, sırt çizgilerini gösterecek diye şekilden şekile girdi. Pek kaprisli...


 Burada da söylenip durdu "umarım ışık selülitlerimi göstermiyordur" diye  :)

"Kamuflaj nasıl yapılır?" dersimizi de aldık  :)


18 Mayıs 2012

Redd - Yavaş Yavaş Yavaş...


Redd güzel işler yapıyor. Çok güzel işler yapıyor. Ama böyle güzel kliplerle taçlandırınca daha da bir güzel oluyor (bir satıra kaç kere güzel yazabilirsiniz?). Son albümleri "Hayat Kaçık Bir Uykudur" ' un ilk klip çalışması "Yavaş Yavaş Yavaş" olmuş.  Klibin yönetmenliğini Ömer Faruk Sorak üstlenmiş. Çok güzel görüntüler yakalamış ama onları bizim gözümüze gözümüze sokmaktansa, kısacık göstermiş. Merak ve doyumsuzlukla defalarca izleyelim diye. Her zamanki gibi diyoruz ki, söyleyenin de, çekenin de emeğine sağlık. Bu albümü baştan sonra defalarca dinlemek de farz oldu artık.


yavaş yavaş yavaş redd | izlesene.com


17 Mayıs 2012

Beni bu havalar mahvetti...


Ankara' da yaşayanlar bilir, sıcağı, güneşin bulut arkasına geçişi ile ters orantılıdır. Mevsim ne olursa olsun havada bulut varsa hazır olun, bir ara üşüyeceksiniz. Sonra bu üşüme hissi hafif çapta soğuk algınlığına neden olabiliyor. Özledik zaten açık ayakkabı ve ince şeyler giymeyi. Sabırsızlanıyoruz havalar birazcık daha ısınsın diye ama hiç oralı olmuyor hava.

Demem o ki mevsim geçişleri fena etkiliyor beni. "Mayıs bitiyor, mevsim geçişi mi kaldı ?" diyenler için "küresel ısınma" diyor, daha dün gece 7 derece olduğunu hatırlatıyorum. Kış bitmek bilmedi, adam akıllı sıcaklar da gelmek bilmiyor. Tamam çok sıcak olmasa da olur ama biraz daha ısınsa ya havalar. Yağmura da razıyım. Hatta bayılırım sıcak havada yağan yağmura. Ama soğuk ve yağmur...olmuyor yılın bu vakti. Gerçi bunları yazarken dışarıdaki havanın nefis olduğunu söylemem gerek. Ama pek güven olmaz hani (bana da yaranılmıyor).

Bir de tecrübeyle sabit ki bu zamanlarda gelen bir "bahar yorgunluğu" var. İşte bu durumun hava ile pek alakası yok. Mevsimle alakalı ama hava ile değil (nasıl oluyor bilemedim şimdi). Kışın bile yataktan çıkmak bu kadar zor olmamıştı. Çalışmaya çalışıyoruz mesai saatlerinde. Olmuyor, olamıyor. Bir zamanlar ben bu havalarda, vizelere, finallere girerdim her öğrenci gibi. Takdir ettim valla kendimi. Az önce masama baktığımda aşağıdaki manzarayı gördüm. Hafif ayık kalabilmek adına çay, kahve, Allah ne verdiyse içmişiz. Yine de içimden çalışmak gelmiyor. Oturmuş yazıyorum...


Ha bir de hazır kahve demişken, bu faldan bir şey çıkaramadım (Fal demişken, kapatmadım aslında, ama böyle şekiller görünce işime geldi). Bol bol kalp görüyorum. "Dervişin fikri ve zikri" muhabbeti de olabilir tabi ki. Gerçi eğer öyleyse Sevimli Hayalet Casper da gördüm fincanda. Nasıl bir ruh halim var bilemedim şimdi :)





16 Mayıs 2012

Oluruna bırak...



Evhamlı bir yapım var (dı) aslında. Düşün, düşün, düşün, düşünmediğin zamanlarda biraz daha düşün. İç sesim "Nereye kadar?" bile demezdi. Yani bir dış sese ihtiyacım olurdu her zaman. Bir de tabi ki o dış sesi dinleyecek algıya. Ama insan değişebiliyor. İsterse oluyor. Şimdilerde kendi adıma yaptığım en faydalı şey bu. Her şeyi oluruna bıraktım. Bırakmaya çalışıyorum. Bırakacağım. Geldik şu yaşa, hayat hala bize "olacaksa olacak" kavramını öğretememişse atalım kendimizi en yakın köprüden (İç kesimlerde yaşayanlar binaları kullanabilir). İnan ya da inanma, olacaksa oluyor. "Olsun, olsun" demek nafile, "olmayacak" demek nafile, "keşke olsa" demek nafile. O şey her ne ise, olacaksa oluyor.

Bu demek değil tabi ki, çayırlara salalım kendimizi. Bir şeyleri yapmak, elimizden geleni yapmak, en önemlisi de umudumuzu ve pozitif bakış açımızı taze tutmak gerekiyor (evet bunları ben diyorum). Ama sanırım takıntı haline getirmek, kuruntu yapmak ve panik yapmak sadece bizden çalıyor. Zamanımızdan, sağlığımızdan.

Doğru olanı görmek yetmiyor. Harekete geçip onu yapmak asıl önemli olan. Denemek. Başaramazsak yine deneyecek güce, güvene ve umuda sahip olmak. Bunu yapmak tabi ki kolay değil ama, yapmaya çalışmak bile sizi iyi hissetiriyor. Yaşamak, bir açıdan deneme yanılma demek değil mi? (Çok pis edebiyat yaparım biri klavyeyi alsın elimden). 

Bir insanın kendisini değiştirmesi kolay değil. Hemen olmaz ama benim listemde "oluruna bırak" maddesinin karşısına "halledildi" yazmam gerek. Yazacağım, Yazmam lazım, uffff.......bir dakka ya daha iki dakika önce ne dedik biz? Olacaksa, olacak. :)

Şimdi böyle cümleler yazıyorsun da, o fotoğrafın bu yazılarla ne ilgisi var diyeceksiniz. Upss demeyecek miydiniz yoksa? Haydaaa, yine kuruntu mu yaptım ben? Neyse canım dedik ya zamanla =) Bu fotoğrafı görmeden çektim. Ekranıma güneş vuruyordu ve neyi çektiğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Rastgele, öylesine. Güzel olmuşsa olmuştur diyerek. Bak işte oluruna bıraktım ve bence çok güzel bir kare yakaladım :) "Oluruna Bırak" mantığını böylesi konularda uygulamak kolay tabi ki, önemli olan hayata uyarlamak aslında bu rahatlığı. Hayat aslında kolay da, biz miyiz zorlaştıran ? Neyse ya. (Yazar burada konudan çıkmaya başladığını farkeder ve çenesini kapatır).




11 Mayıs 2012

Yağmur...


Aslında kapalı havaları seviyorum. Karışık yoğun bulutları. O halde daha yeşil görünen ağaçları, yaprakları. Kimi zaman gök gürültüsünü bile. Ve yaprak üzerindeki su damlalarını. Olur da bulutlar aralanır da hafif güneş vurursa o damlalara, etrafa kristal tozları atılmış gibi oluşan minik renkleri. Günlük güneşlik havalar değil, bence böyle havalar doğanın güzelliğini önümüze seriyor. Ve bir şeyi güzel kılan, onsuzluğun nasıl olduğunu bilmekten geçiyor....


9 Mayıs 2012

Mavi Yeşil...

Eğer doğa ile içiçe olan bir yerde çalışıyorsanız, bir saatten sonra (ki o saatler genelde öğleden sonralarına tekabül ediyor), işi gücü bırakıp dışarı çıkıyorsunuz. Hava güzel zaten, bir iki de güzel kare yakalamışsanız daha da güzel. Gökyüzü mavi, etraf yeşil ve çiçekler...

 Doğanın dengesine en etkili bitki bence bu, ne zaman görsem bir yerlere sporlarını bırakıyor, işi gücü yok bu güzel havalarda... :)


 Örümcek ağları sarmış dört bir yanımı.... :)


Çiçeği ellerimle çizmişim gibi değil mi... birileri çizmiş orası kesin ve sen ne güzel bir mavisin...



8 Mayıs 2012

Her Neyse....






Böyle klipler izlemek istiyorum işte. Böylesi güzel şarkıları, böylesi güzel sözleri insana hissettirecek görüntüleri olan klipler. Söyleyenin de (Redd), çekenin de (Emir Khalilzadeh) emeğine sağlık.



Kaldırım çiçeği :)


Arkadaşımın algımı açması ile yakaladım bu güzel kareyi. Kaldırımda, betona inat çıkmaya çalışan azimli bir çiçek. Hani bir şeyin karşıtı (zıttı, kötüsü, negatifi, ne derseniz artık) olmadan kıymetini bilmiyor, ne kadar iyi olduğunu anlamıyoruz ya. İşte örnek bir resim. Bu çiçek herhangi bir toprak alanda ilgimi çekmezdi belki de. Ama bu karede, can düşmanı ile yanyana görünce, herşey çok daha farklı görünüyor.




7 Mayıs 2012

Ebru...



Geçen yıl Beypazarı' nı gezmeye gittiğimde ebru yapma fırsatım olmuştu. Komik bir anıdır benim için çünkü ebru yaparken yaklaşık 2 metre uzaktan beni izleyen arkadaşlarımın üstlerini başlarını boya yaptım :) Özellikle Nilay' ın (üç günlük gezimiz boyunca kıza Nihal diye seslenip durdum...) güzelim beyaz çantasını boya lekeleri ile doldurdum. Ama valla suç bende değil. Bana bu işi gösterecek kız elime fırçayı tutturup "suya sıçrat" dedi. Ama bu "sıçratma" eyleminin, hızı, şiddeti, vs. hakkında bilgiler vermedi. Ben de tam anlamı ile sıçratmışım işte :) Ama çok eğlenceli bir işmiş. Hatta neden tasavvuf ile bağdaştırıldığını da anladım. İnanılmaz bir huzur veriyor insana. Ben bunu tecrübe edemedim o kısacık sürede ama nasıl yapıldığını öğrenince bunu farketmemek mümkün değil. Yani bir kere sizin karar veremediğiniz bir şey bu ebru. Siz ne yapacağınızı az buçuk tahmin ediyorsunuz ama damlalar ve su o kadar değişken ki, sonucun nasıl olacağını yapmadan asla bilemiyorsunuz. Bu da size bir rahatlık veriyor. Çok planlamadan dalıyorsunuz işe. Çivi gibi sivri bir çubuk yardımı ile suda yüzen damlalara şekil veriyorsunuz. Fırsatını bulur da güzel bir damla yakalarsanız onu bir laleye ya da güle çevirebiliyorsunuz. İşin bir kısmını tasarlayıp bir kısmını "akış" ına bırakıyorsunuz. Tıpkı hayat gibi. Beklenmedik, hataya müsait, sonucu belirsiz ama eğlenceli :)

Hayat demişken, şöyle bir manzaraya uyanmak her gün, güzel olabilirdi :)




3 Mayıs 2012

Kaktüs...

Annemin teee Antalya' lardan getirdiği kaktüsleri tek tek minik saksılarına ektik (Evet biliyorum Ankara'da da kaktüs var...). Görsel olarak çok sevimli bulmayanlar var ama ben hoş göründüğünü düşünüyorum kaktüslerin. Ama sevmemin en önemli nedeni sanırım bir nevi sadık çiçek olmaları. Biliyorum çiçek yetiştirmek ilgi ister ama ben çok nazlı çiçekleri sevmiyorum. Yetiştirmeyi beceremez de, solmalarına neden olursam moralim bozuluyor. Ama kaktüs öyle mi? Az su, az alan, az naz. Gerçi kaktüs bana biraz yabani hayvanları hatırlatıyor. Hani ormanlarda özgür özgür gezen hayvanları kafese koyarsanız özelliği pek kalmaz ya, sanki kaktüs de çöllerde, geniş alanlarda başka güzel. Ama evime henüz çöl taşıyamıyorum :) kendisine biraz da ilgisizmişim gibi davranırsam, belki doğal evini aramaz... Kaktüse işkence edermişim sırf onun iyiliği için... :) evet henüz uyanamadım ...Neyse işte, kaktüslerimi seviyorum...


2 Mayıs 2012

Bulutlar...

Çok seviyorum bulutları. Sadece güzel havalarda maviye eşlik edişini değil. Kapalı havalarda da seviyorum aslında. Ama ne yalan söyleyeyim mavi ve beyaz başka bir güzel. Bir de güneş batmaya yakın yakalarsak bu ikiliyi, rahatsız etmeden izlemenin tadına doyulmuyor. Fotoğrafını çekmenin de...















Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...