31 Mart 2012

"Dünya Saati" ve "Doğa İçin Çal"

  
Bu akşam hepimizin işi var. Hadi bakalım, kalkın, silkelenin ve bu oluşuma destek verin. Şahsen karanlıktan korkan ben, bu akşam bir saat mum ışığında oturacağım :) 6 yıldır büyüyerek devam eden "Dünya Saati" hareketinin amacı gezegenimizin karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına dikkat çekmek. 20:30 - 21:30 arasında dünyanın her yerinde tüm ışıklar kapanacak.


Dikkati çekmek adına bana gönderdikleri maildeki bazı bilgileri de sizinle paylaşmak istiyorum. Böylelikle sadece ışıklarınızı kapatmakla değil, sosyal paylaşımlarınız aracılığı ile de destek olabilirsiniz.

FACEBOOK : http://www.facebook.com/wwfturkiye
TWITTER: @WWF_TURKIYE  Bugüne özel etiketi #dunyasaati

Daha detaylı bilgi için de http://dunyasaati.wwf.org.tr

Bitti mi....Bitmedi.

Bizim bu anlamdaki ulusal hareketimiz de "Doğa İçin Çal" oluşumu. Ve onlar da yarın 4. sünü yayınlayacakları çalışmaları ile adeta dünya saatinden aldıkları bayrağı taşımaya devam edecekler. Biz de son şahaserleri ile yarına hazırlanalım :) 




30 Mart 2012

Zarf açacağım...




Başlığa bakınca, önümde bir zarf var ve kararlı bir şekilde "evet yapacağım, bu zarfı açacağım" gibi mi algılanıyor acaba. Ve ben bu gereksiz düşüncelerle beyin kapasitemin ne kadarını tüketiyorum acaba (ki bu da gereksiz oldu) :)

Bahsettiğim şey, nesne. Ankara' ya geldiğim ilk yıl hediye edilmişti bana bu açacak...Yıl 1998...12 yıllık bir hatıra... Zaten eskimiş, kenarlarından boyaları dökülmeye başlamış. Nereye gitsem benimle. O, gülüp gülmediği tam belli olmayan yüzü ile hep masamda, karşımda oldu...Enerji veriyor bana. Belki güneş şeklinde olmasından belki de sarı olmasından, bilmiyorum...Seviyorum onu...o da benim hayatımın renklerinden biri :)




29 Mart 2012

Babaannem ve evi


Erzurum' un karayolları yakınındaki toprak evlerden oluşan bir mahallede ömrünü geçirmişti babaannem. Daha 17' sinde, gelin olarak geldiği bu mahalleden ömrü boyunca hiç çıkmadı.  Onunla ve eviyle ilgili olan anılarım maalesef çok fazla değil. İki yılda bir, genelde yazları, birkaç haftalığına tatile giderdik Erzurum' a. Bir çok akrabamız olmasına rağmen, tatilimizin çok büyük bir kısmında o evde kalırdık. İnsan o yaşlarda hiçbir şeyi farketmiyor. Ne yaşadığı anın güzelliğini, ne insanları...hiçbir şeyi. Neyse ki "beyin" gibi mükemmel bir organa sahibiz de, yıllar sonra bazı şeyleri daha dünmüş gibi hatırlayıp, gülümseyebiliyorum.

Ne zaman babaannemi düşünsem o ev geliyor aklıma. Tamamen bütünleşmişti babaannem o evle. Ellerinde, bedeninde, zayıf ve erkenden belirmiş çizgili yüzünde o evin kattığı bir şeyler vardı. O evde onu eriten, bağımlılık yapan şey neydi bilmiyorum ama tüm mahalleyi sarmıştı. Tüm mahalle kadınları öyleydi. Bence sorun kesinlikle evlerdeydi. Dedem, imkanı olmasına rağmen inatla taşınmamıştı o evden. Babaannem de hayata inat o evdeki işleri yürütmekten vazgeçmedi. Onun hayata dair bir mücadelesiydi o ev. Belki de tek mücadelesi. Çekip çevirilmesi zor, toz toprak, suyu doğru dürüst akmayan o evler, bu ülkedeki kaç kadının hayatını emdi acaba? O evlerdeki aile yapıları, kaçının gülmeye bile utanmasına neden oldu?...Kimbilir.

Tüm mahalle, yukarıdan bakıldığında tek ve kocaman bir evmiş gibi görünüyordu. Bir evin çatısının bittiği yerde diğerininki başlıyordu.  O yaşlarda en büyük maceramız, çatılarından atlayarak evden eve geçmekti. Sanırım bunu eğlenceli bulan bir bizdik, bir de ev başında 2'şer tane düşecek kadar kalabalık nüfusa sahip kediler.

Mahalledeki tüm evlerin bir avlusu vardı. Kimisinin 4 kimisinin 20 metrekare. Taşların özensizce yerleştirildiği duvarların tek görevi avluları yoldan ayırmaktı. Bir koruma özelliği yoktu. Öyle ki o taşların düzensizliği kolaylık bile sağlıyordu tırmanmak isteyene. Aralıklarından içeriyi rahatça görebileceğiniz kadar rastgele çakılmış tahtalardan oluşmuş bir avlu kapısı vardı hemen hemen hepsinde. Avlusunda demir kapısı olan az sayıdaki eve "zengin evi" yaftası yapıştırılmıştı. Her kapının altında, avlu yıkanınca su dışarıya kolay aksın diye açılmış kocaman deliklere sahip beton eşikler vardı.

Kiler, tuvalet, 4 oda ve mutfak açılırdı babaannemin avlusuna. 4 metrekaresi hariç avlunun her yeri betondu. O küçücük toprak yere iki kavak ve bir kaç çeşit çiçek sığdırmıştı babaannem. Güneşte gölgesinden, çamaşır asarken gövdesinden yararlandık o kavakların. Bir de gece sessizlik çökünce yapraklarının yaptığı müzikten. Çocukken çok daha cesurmuşum. O eski ev, taş ve toprak karması olduğundan envai çeşit böceğe ev sahipliği yapıyordu. Ne o koca ayaklı minik gövdeli örümceklerden, ne de ansızın her yerden fırlama ihtimali olan kedilerden şimdiki kadar korkmuyordum. Algı arttıkça korku büyüyor mu ne...? Korkmak bilmekten geliyor sanırım. Sonuçlarının ne olacağını bilmekten, canının ne kadar yanacağını bilmekten.

O kediler bizim en büyük eğlencemiz, babaannemin ise en büyük çilesiydi. Dedemin kasap olmasından dolayı evde kedileri çekecek çok şey vardı. Babaannem terliklerini, giymekten çok kedilere atmaktan eskitmişti. Biz eğlenirdik, çünkü kediler bizim en büyük bahanemizdi. Kasap torunu olmak zor zanaat. Dedem akşamları evde et pişirilmesini neredeyse yasaklamıştı. Varsa yoksa ıspanak, semizotu, kabak ya da mevsim neye izin veriyorsa ondan pişiriliyordu. Ama biz çocuktuk,  bizi bunlarla kandıramazlardı. Babaannem kandırmak bile istemezdi. Yemek yerken ansızın mutfağa gider,  bana "Özleeem gel şu kediyi kovala, yine kilere girmiş", ya da abime "yetiiişşş" diye feryat edermiş gibi seslenirdi. Az oyuncu değildi babaannem. Giderdik ki mutfakta iki dakikada ızgara edilmiş köfteler bizi bekliyor. Çocukken öğrenmiştik, yasak daha bir tatlıydı. Nadiren sofralara gelen köftelerden öyle tat almazdık. Dedem de farkındaydı sanırım evinde dönen bu oyunların ama bize çaktırmıyordu.

Zaten dedem akşam yemeğinden hemen sonra TRT1 deki haberleri, akabinde de hava durumunu izler uyurdu. Ender olarak hemen kafasıının üstündeki rafta duran radyodan türkü dinlerdi.  Sabah 4 de kalkıp onun deyimi ile "meydana mal bakmaya" gideceğinden erkenden yatardı. O yatınca ev, gerilimden kurtulmuş bir tel gibi gevşerdi. Sonuçta erkek egemen bir evdi. Dedem "höt" dedimi evdeki herkes (kediler de dahil olmak üzere) olduğu yerde zaman durmuş gibi donardı. Öyle bir disiplin anlayışı vardı işte.

Evdeki kişilik durumu ikiye ayrılırdı. "Dedemden önce" ve "dedemden sonra". O yattıktan sonra herkesin gerçek kimliği ortaya çıkardı. Abim ve kardeşim şakalaşmalarını daha bir yüksek sesle yapardı. Babam ve babaannem "Cigara" larını yakardı. Avluda serin yaz gecelerinde onlar cigaralarını içerken annem ve biz akşam bulaşığını hallederdik. O evin ceremesi çoktu diyorum ya, birisi de suların öğleden sonra kesilmesi idi. Sabahları, akşama hazırlık olsun diye bir sürü kap su doldurulurdu. İşte akşam bulaşığını o koca koca kaplardaki sular sayesinde yıkardık. O sular ve Mintax ile :)

Sabah erken kalktığımızda dedem çoktan gittiği için evdeki akşamdan kalma gevşek hal devam ederdi. Babaannem hariç tabi ki. O, erkenden kalkmış, avluyu yıkamış böylece kahvaltıya kadar kurumasını sağlamış, ehramına sarınıp bakkala gitmiş gelmiş olurdu. Biz de hep ona yetişemedik diye hayıflanırdık. Yok yok babaanneye yardım olsun diye değil. Onunla giden leblebi tozunu kapardı. Bizim derdimiz oydu. Her halükarda içindeki asker abimin olurdu orası ayrı. Çok ender erken kalkar, babaanneme avluyu yıkamasında yardım edersem söylenirdi bana "sen tatildesin, çok iş yapma" diye .

Kahvaltıda envai çeşit dedemin yasakladıklarından yenirdi. Benim favorim ciğer kavurmasıydı. Abim, evin ilk torununa verilen mevkii ile şımarıklık yapıp taze yapılmış şeyler isterdi. Babaannemin bir kere mızmızlandığını görmedim. Hemen kalkıp anında cızbız köftesini yapıverirdi (akşam köfte, sabah köfte, dedem haklıymış valla). Karınlar doyup da gevşeyince babaanem, halı yastıklara sırtını verip, cigarasını, koyu çayını ve kırmızı acı akide şekerini aldı mı yanına herkes bilirdi ki onun keyif saatiydi. Hayatı boyunca böyle anları toplasam kaç gün ederdi acaba?

O avlu evin herşeyi idi. Avludaki çamaşır günlerini, börek çörek yapma günlerini, o kalabalığı hala gözümün önüne getirebiliyorum. Hem herşeye yeten, hem de hiçbir şeye yetmeyen minnacık bir alan . Annem ve halam unlu elleri ile kete açarken benim görevim, olay yerine kedilerin gelmesini engellemekti. Çamaşır günlerini sevmezdim ama. Çünkü çamaşırlar kuruyana kadar tüm avlu kullanılmaz hale geliyordu. Kumaştan başka bir şey görünmüyor, o sabah orada kahvaltı yapılmıyordu.

Haa bir de girmemizin yasak olduğu bir misafir odası vardı. Her an tütün kolonyası kokan, bordo koltuklara bir de koyu yeşil kadife bir kanapenin eşlik ettiği özel oda. Duvarında şu her yerde olan duvar halılarından vardı. O oda bizim için gizemdi ve girdiğimiz zamanlar kendimizi çok önemli bir yere giriyormuş gibi hissederdik. Her daim tertemizdi. Babaanemin bir avuç çeyizi de o odada seriliydi. Babaannemin sınırlarını koyduğu tek alandı orası. Onun olan. Ondan olan.

Uçsuz bucaksızmış gibi görünen bir de kiler vardı. Önce içeride kedi var mı diye kontrol edilirdi her girildiğinde. Bir sürü kavanoz, patates soğan çuvalları, gaz lambası, ıvır zıvır. Aklınıza ne gelirse orada saklanıyordu.  İşte babaanemin varlığını bile unuttuğu gramofonu o kilerde bulmuştum birkaç taş plakla birlikte. Temizleyip de o gün gramofonu avluda çaldığımda, babaanemin yüzünde alışık olmadığımız bir gülümseme vardı. Kim bilir geçmişindeki hangi anıya tutunmuştu.

Ha bir de o evde, babaannemle izlediğimiz türk filmlerini unutamam. Daha doğrusu babaannemin filmlere verdiği tepkileri. Siyah beyaz  televizyonu ara ara bozulunca babaannem elinden bebeği alınmış çocuk gibi olurdu. Dış dünyayla tek bağlantısı oydu. Bir de o zamanlar mavimsi plastik bir ekran takılırdı. Nedir adı bilmiyorum. İşte o ekrandan bize selam çakan Erol Taş, az laf yememiştir babaannemden. Hayata karşı dolmuşluğunu Erol Taş ve Aliye Rona üzerinden boşaltıyordu babaannem. Bu da onun "terapisi" idi.

72 yaşında çıktı babaannem o evden. Hastaneye. Oradan da dönmedi bir daha. Bir kaç ay sonra şu anılarını anlattığım evin yerinde bomboş bir arazi vardı. Yıllar sonra oraya gidip de o evi hayali olarak tekrar o araziye kondurmuş, avlusundaki kahvaltı kalabalığını gözümde canlandırmıştım...O ev, o hava, babaannem, benim en huzur bulduğum şeylerdenmiş. O zamanlar bilincinde değildim. Çocuktum. Şimdi düşünüp anlıyorum. Babaannemin bize, hayata olan fedakarlığını. Karşılıksız sevgisini. Eminim o araziye, öyle anılarla bakarken yalnız değildim. Hala değilim...



Resim kaynak

28 Mart 2012

Hayatın Renkleri #7 - Yünler


Aslında bir yanım, boynuna fotoğraf makinasını asıp sokak sokak gezen bir tip olmak istiyor. Tabi bunun için o makinanın alınması gerek evvela. Cep telefonu ile nereye kadar ! İşte bu enerjik ve masraflı yanım ile şu anki tembel yanım kavgalılar. Pek girmiyorum aralarına. Kendileri halletsin :) Tek bir günde bile inanılmaz malzeme toplayabilim. Öyle bir potansiyel var içimde. Olur olmaz herşeyin fotoğrafını çekmek ve renkleri ile oynamak...Şu sıralar sizin de farkettiğiniz gibi en büyük eğlencem oldu. Teknoloji bana "istersen yapabilirsin" diyor. Ben de yapıyorum. Çünkü sanırım bu aralar tam da bunu istiyorum :D








Kumbaram...


Geçenlerde cüzdanıma bir mektup yazmıştım, hatırlıyor musunuz? İşte o gün bugündür aramız biraz açık. Bir kaç kere gönlünü almaya çalıştım ama yok, olmuyor, olmuuuyorrr istesem de...Cüzdan dolmuuyyorr beklesem de :) Peki ben ne yaptım? Sinecek değilim herhalde. Rekabeti kızıştırdım. Gittim kendime bir kumbara aldım (biliyorum insanlar bu yaşlarda çocukluklarından kalma kumbaraları açarlar, yenisini almazlar). Aslında itiraf etmeliyim ki böyle bir şey aklımda yoktu. Market alışverişim sırasında plastik bardakların arasında alakasız bir şekilde bir kumbara gördüm. Belli ki biri almış, vazgeçmiş ve rastgele bir yere koymuş. Aksi ihtimali düşünmüyorum zaten (yani plastik bardaklarla kumbarayı aynı rafa koyacak mantığa sahip bir market görevlisinin olduğunu). Bunu bir işaret olarak görüp alıverdim kumbarayı (Kendime bir not: Sağlam psikolojilerde alışverişe çık!) Neyse sonuçta cüzdanımın bir rakibi var artık. Biraz burnu sürtsün...HIH. Bakalım en kısa sürede hangisi ekonomime yardımda bulunacak. Güzel maç olsun, iyi olan kazansın (ki bu her durumda ben olacağım kih kih).




27 Mart 2012

Hayatın Renkleri #6 - Şirinler

Farkettim ki, böyle vitrinlerden, çok güzel renkler çıkabilir, ben beceremeyip bulanık çekmiş olsam da ... :)














26 Mart 2012

Gecikmiş bir selam : Çanakkale Zaferi

Bu Cumartesi (evet o hiç yerimde durmadığım Cumartesi) arkadaşımı beklerken Çanakkale Savaşı' na ait bir sergiyi de gezme frsatım oldu. Metronun içindeki bu sergilerden size bahsetmiştim. Hatta "Eski Türk Filmi Afişleri" konum bu sergilerden topladığım veriler sayesinde oluşmuştu :)

Geçtimiz haftanın anlam ve önemine istinaden bu hafta da Çanakkale Zaferi' nin ele alındığı bir sergi varmış. Bunu diğer postta belirtmedim çünkü ayrı bir konu olsun istiyordum. Sergide çok fazla fotoğraf, diyalogların bulunduğu sayfalar, temsili top ve zaferi anlamamızı sağlayan maketler vardı.

Bu maket, tüm cepheleri ve askeri stratejileri anlatıyordu. Tüm gününüzü maketin başında geçirebilirdiniz. Keşke liselerde vs. tarih dersleri de böylesi şeyler kullanılarak verilse, görsellik her zaman hafızanın yardımcısıdır.  


 Temsili bir top (iyi ki söyledim değil mi, yoksa siz nerden bileceksiniz :D )


Yaralanan askerler revirde tedavi olurken...



Fatma Seher Hanım ve birliği...


Cephanelik... 

Minik askerlerin cadde geçişi...



25 Mart 2012

Ankara' da Bir Cumartesi...

Dün, tüm gün dışarıdaydım desem yeridir. AKM' de bir kitap fuarının olduğunu duyunca arkadaşımla gidelim dedik. Ama söz konusu Kızılay ve Cumartesi olunca asla bir planla kalmıyorsunuz :)

Öncelikle benim dağ başında yaşayıp, dağ başında çalışmamdan mütevellit Kızılay görünce yapmam gerekenler listesi vardı. Doğalgaz almak, ATM işlemleri vs. Bunları halledip arkadaşım gelene kadar kalabalığa karıştım. Günün müzik dolu geçeceği başından belliymiş. Çünkü  ilk durağım sokak çalgıcıları oldu.


Yaptıkları müzikte en ilgi çeken şey ortadaki enstrümanın tınısı idi. Kanuna benzeyen ve küçük sopalarla çalınan bu enstrümanın adı Santur. İran, Irak ve Hindistan kökenli bir enstrümanmış. Benim bu tarz müziklere ilgim olduğundan bir müddet onları dinledim, oradan ayrılırken CD lerini de aldım. Bu sabah evimin içinde Santur tınıları dolaşıyordu :)

Neyse oradan ayrılıp da oyalanmak için filmlere bakmaya karar verdiğim anda arkadaşım geldi. Onun da bir iki işini hallettikten sonra AKM' ye, kitap fuarına gitmek üzere yola koyulduk. 


Öncelikle AKM' nin o bakımsız hali gerçekten beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir "Kültür Merkezi"' nin bu kadar bakımsız olmaması gerekir. Ankara 6. Kitap Fuarı da beklentimin altında çıktı. Tabi, bilinçli takipçiler eminim ki bir şeyler alacaktır bu fuardan. Ama program hem zayıf hem de söyleşilerin hafta içi mesai saatleri içinde olması dezavantaj. Yine stand alanlarındaki geçiş kısmlarının dar olması, kalabalığın rahat incelemesi olanağına izin vermiyor. Kalkıp bunun gibi daha düşük seviyedeki fuarları Tüyap ile kıyaslayamayız ama daha da iyi olabilirdi. Yine de beklediğimden daha fazla bir kalabalık vardı. Bu güzel bir şey.  


Biz de fuardan elimiz boş dönmedik. Ne zamandır merak ettiğim Dante' nin "İlahi Komedya" ' sını 10 TL' ye bulunca hemen atladım üzerine :)

Kısa fuar gezimizden sonra meskenimiz yine Kızılay oldu. Aslında birer çay içip evlerimize ayrılmayı planlıyorduk (planlıyordum..). Ama aç olduğumuzu farkedince bir şeyler yiyelim dedik ve kendimizi Kızılay kalabalığına bıraktık. Ankara' da olanlar bilir, Cumartesi Kızılay' da, hele hele dışarıda boş bir masa bulmak fazla "Polyannacılık" oluyor ama biz şanslıydık. Kahveci' de bi masa bulduk.


Kahveci, Kızılay' ın iyi mekanlarından biriymiş. Daha önce gitmemiştim. Buradaki çay ve pizza molamıza düşük çenemiz de eşlik edince zamanın nasıl geçtiğini bilemedik. Hava iyice karardı, karnımız doymuş, anlatacaklarımız bitmişken arkadaşım bana bir şarkıdan bahsetti. Cem Adrian' ın "Nereye Gidiyorsun" şarkısından. Eskiden bu tarz şarkıları kaçırmazdım, ama artık ya biz yaşlandık, ya piyasa o kadar kalabalık olmaya başladık ki, gözümüzden kaçıyor bilemiyorum ama bu şarkıyı nasıl olmuş da daha önce dinlememişim şaşırdım.  Nefis bir şarkıymış.


Ben bu şarkıyı dinleyip de hadi kalkalım dediğim an arkadaşım "Nefes' te bugün 45' likler günüymüş, bakalım bi neler çalıyorlar " demez mi. Zaten "Nereye Gidiyorsun" ile müzik algım da tamamen açılmışken hayır denir mi, denmez. Daha önce gitmediğim mekanlardan birinin daha yanına "Check" koyarak Nefes'e doğru yola çıktık. Mithatpaşa Köprüsü' nün eteğindeki bu mekanı daha önce neden bilmediğimi anladım. Bir kaç metre yaklaşana kadar orada öyle bir mekan olabileceği aklınıza gelmiyor.


Nefes' e girdiğimizde, değil oturmak, geçecek yer bile yoktu dışarıda. En arkalarda, resmen fizik kurallarına aykırı bir şekilde yerleştirilmiş bir masa ve iki sandalyenin boş olduğunu görünce önce oraya gittik ama yok yani orada öyle kalamazdık, kalkalım bari başka bir mekan buluruz diye tam bardan çıkıyorduk ki, içeriye baktık. Bom boş :) üstelik 45' likler içerde çalınacaktı :) Biz doludur diye tenezzül etmemiştik ama sanırım insanlar müzik başlayana kadar bu güzel havada dışarıda oturmayı tercih etmişti. Biz de içeride en iyi yerlerden birini almayı başardık böylece.

Hoş, yer alacaksın da ne olacak, sonuçta canlı performans değil, DJ abimiz Murat Meriç bu resmini gördüğünüz standın arkasından çalacak şarkılarını. Zaten bu tip mekanlarda bir saatten sonra masalar arasındaki sınırlar tamamen kaybolur.

Neyse sadece 10 dakika içinde içerisi, dışarıdan gelenlerle doldu, DJ' imiz geldi ve müzik başladı. İlk şarkımız Barış Manço' dan "Yine Yol Göründü Gurbete" oldu ve biz, dakika bir gol bir şeklinde mest olduk. Bu şarkıyı yıllardır dinlemiyordum. Eski 45' likler bir saat kadar devam etti. "Ah Nerede Vah Nerede", "Neler Oluyor Hayatta", "Delisin" ve akınıza gelebilecek o dönemllerin eğlenceli şarkıları ile kulaklarımız müziğe doydu. Bir saatten sonra da yavaş yavaş günümüze doğru şarkılar çalmaya başlandı. Çelik' in "Ateşteyim" şarkısına tempo tutarken içimden, "İlahi Çelik, giymişsin halı gibi kazağı, yanacaksın elbet" espirisini yaparak yakın geçmişi yad ettim. İnsanlardaki, müziğin neden olduğu  değişimi görmeliydiniz. Biz de dahil sadece ellerimizle tutmaya başladığımız tempo, önce kafa, sonra omuz derken tüm bedenimizi dağıldı. Bu arada müzikler de geçmişten günümüze doğru ilerliyordu. Bir müddet sonra kendimi "Macarena" yaparken buldum. Dansını hatırlamak için baya uğraştık. 10 yıl mı olmuştu, 15 yıl mı.... :)

Saat 24.00  gibi resmen müzik sarhoşu olarak çıktık mekandan. Gerçekten çok eğlendim. Artık nispeten boş olan sokaklarda dolmuşlara doğru yürürken arkadaşım ve benim coşkumuz görülmeye değerdi ...


  

21 Mart 2012

İsrail #1: Hayfa ve Akka Kalesi

Geçenlerde bahsettiğim üzere çok kısa bir süre için de olsa İsrail' i gezebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum. O coğrafya tamamen tarihi güzelliklerle dolu. Kudüs zaten başlı başına bir din merkezi ama onun öncesinde size biraz Hayfa (Haifa)' dan bahsedeceğim. Hayfa' ya yolumuzun düşme sebebi Akka Kalesi idi. Tarihimiz açısından büyük bir önemi olan Akka Kalesi, Napolyon Bonapart tarafından işgal edilmek istenmiş ancak Cezzar Ahmet Paşa önderliğindeki ordumuz tarafından başarılı bir şekilde savunulmuş. Ki Bonapart' ın bu kaleyi aşamaması ile tüm planlarının suya düştüğü söylenir. İşin tarih kısmına çok da girmek istemiyorum. Merak eden, Akka Kuşatması' nı okuyabilir :)

Aslında Hayfa için, sadece Akka Kalesi şehrin simgesiymiş gibi düşünmek yanlış olur. Liman ticareti ve Bahai Gardens da Hayfa' yı ünlü yapıyor. Zaman yetersizliğinden dolayı Bahai Gardens' ı gezemediğim ve fotoğraf çekemediğim için gerçekten üzgünüm :/

Neyse, artık elimdeki Akka Kalesi resimleri ile idare edeceğiz :) Bazı şeyler de hala aklımdayken, hemen işe koyulalım :) Baştan belirteyim,  kalenin dıştan bir resmi yok, gezinin heyecanı ile bazı (!) açıları kaçırdım.

Kalenin içinden bir kısım. Tur halinde çok fazla ziyaret edeni vardı.
  


Kuleye biraz yakından bakınca Osmanlı izleri taşıdığını göreceksiniz. Mimari sanırım zaten Selçuklu döneminden ama net şekilde ay-yıldızı görmek bir garip hissettiriyor insanı.

Kale içi bu şekilde dar sokaklardan oluşuyor. İçinde yaşayan insanların olması nedeni ile biraz deforme olmuş. Bunları çektiğim karelere yansıtmamaya çalıştım...
 

Bir başka kale içi resmi...
 


Burada gördüğünüz yığıntı, o zamanların cephanesi.
Bu parçalanmış top gülleleri bizzat Napolyon Bonapart' a ait.
 


Savaştan sağlam olarak kurtarılmış bir top güllesi...
 


Kalenin denize bakan kısmındaki surlar sağlamlığı ile savunmada çok önemli bir rol oynamış... 

Niye bilmem ama çok seviyorum bu fotoğrafı. Uçsuz bucaksızmış gibi görünen surlar :)
 

20 Mart 2012

Hayatın Renkleri #5 - Panom

Dedim ama ben size, panomda çok güzel renkler var diye :)











Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...