30 Nisan 2013

Piknik...


Hafta sonum yoğun geçti demiştim. Parça parça anlatmaya devam...

Sırada Cumartesi Ahlatlıbel' deki piknik keyfimiz var. Keçiören Atatürk Parkı'ndaki fotoğraf çekiminden sonra (ki o postu da ilerleyen günlerde yapacağım) arabaya doluşup Ahlatlıbel' e gittik. Kışın ardından ilk güzel havalarda piknik alanları bir başka oluyormuş. Çok kalabalıktı alan ama eğlenceli bir kalabalık vardı. Topunu, uçurtmasını ve portatif sandalyesini alan Ahlatlıbel' e koşmuştu. Uzun zamandır Ankara' da olmama rağmen ben de ilk kez gittim ve çok beğendim.




Bir yandan eğlenirken, bir yandan da güzel bulduğum kareleri çektim. Tepemde uçurtmalar, ayaklarımın altında çimler, kulağımda gülüşen bir kalabalık sesi... Yorularak dinlendim. Bol bol top oynadık. Voleybol ve istop :)  Ertesi gün uyandığımda kollarım ağrıyordu. 







29 Nisan 2013

Soul Stuff....



Hafta sonum hareketli ve eğlenceli geçti. Konser, laleler ve piknik... Bu havalara da bu yakışırdı zaten. Soul Stuff konserinden başlayalım. 

Arkadaşım üç yıldır bahsetmekteydi bu gruptan. Kısmet bu cumaya imiş. Hayal Kahvesi' ndeki ilk konserime de gitmiş oldum. Genelde soul müzik ve rock' n roll çalan bir grup Soul Stuff. Bilindik şarkıları kendi yorumları ile söylüyorlar. Genel olarak da bireysel performans olarak da çok iyiler. 


Tabii bizce gecenin yıldızı solistleri Alper Cengiz di. Adam elvis saçları, işlemeli gömlekleri, barış manço vari el hareketleri ve ingilizcesi ile büyüledi bizi. Öyle ki  Türkçe olarak "Sağolun, çok teşekkürler" den başka cümle kurmadı. Karikatürize bir tipti ama performansı ile bizden takdiri aldı. Adam üç saate yakın şarkı söyledi. Üstelik sesi zorlayan türden şarkılar. Bana mısın demedi. Normalden bir saat geç çıktıkları için biz konserin sonuna kadar kalmadık ama çok çok eğlendik. Bir ara sanırım zombi dansı bile yaptım :)))







26 Nisan 2013

Audrey Hepburn...


Bu kadının fotoğraflarına her bakışımda "sen ne kadar güzel bir kadınsın" cümlesi geçiyor içimden. Sevimli, zarif... Sinema tarihinin en önemli figürlerinden birisi. Son zamanlarda etamin işlerine sarınca bir de bunu işlemek istemiştim. Sonunda güzel bir şablon buldum :) Bu da bitti, duvarımı süsleyeceği günü bekliyor. Sırada Gorjuss yastık var :)








24 Nisan 2013

Kısa Bir Mola...


Bu hafta sonu, 23 Nisan' ı da fırsat bilip Antalya' ya gittim. Aile hasreti gidermek, güzel havaları içime içime çekmek ve en önemlisi iki yaşında bir çocuğun enerjisi ile beslenmek çok çok iyi geldi. Sevgili yeğenim...Nehir...

Onunla uçurtma tecrübemiz tam bir fiyaskoydu ama ne güzel ki çocuklarda bu tabir yok. Onlar sadece denemekten, koşturmaktan bile çok çok memnunlar :)


Her gidişimde yaptığım gibi bu gidişimde de evdeki ufak tefek değişiklikleri tespit etme oyunu oynadık. Ama annemin köşedeki menekşeleri görülmeyecek gibi değildi. Yıllar önce bir sürü menekşesi vardı annemin. Sonra O'nun deyimi ile küstürmüştü tüm menekşeleri ve uzun zamandır evde menekşe yetiştirmiyordu. Bu yıl tekrar başlamış. Çok mutlu oldum.


Deniz kenarında kısa bir yürüyüş bu tatilin olmazsa olmazı idi. Ben hava değişimine güvenemeyip kazak ile gezerken, yanımdan yarı çıplak insanların geçmesi bir tuhaf hissettirdi. Yine de sezon tam olarak açılmış değildi.


Benim Antalya' ya kaçışlarımın değişmez bir parçası da dalından meyve yemek. Bu kez hedefimizde bahçemizdeki kara dut vardı. Evet bence de o gün Nehir' e beyaz giydirmemeliydik :))


Tabii ki bu posta bir de yol fotoğrafı eklemeliyim. Bu kez bir farklılık yapıp camdan ve seyir halinde değil de arabadan inip çektim bu fotoğrafı zira yolda bir saat kadar bekledik. Sebebi de yol çalışması. Memleketimden insan manzaraları, aktif bir yolda ne diye çalışma yaparsın hele hele tatil dönüşü değil mi?


Böylesi sade ama güzel bir kaç günden sonra ofise dönünce  masamın üzerinde Yeni Gine çiçeği görmek neşeme neşe kattı...


17 Nisan 2013

Şık Düğme ve Tütüizm...


Birileri güzel bir şey bulduğunda ya da yaptığında internet sayesinde kısa sürede o şey moda oluyor. Tütü etek gibi... :) 

Arkadaşım, bir sohbet esnasında bahsetti bu etekten. Ben de heveslendim. Yeğenimin de hoşuna gideceğini düşündüm ve yapmaya karar verdim. İnternette bir araştırayım dedim, aman allahım derya deniz. Ortalık tütü etek kaynıyor. Renk renk, model model. Geç bile kalmışım ben diye geçirdim içimden. Bu hafta sonu malzemeleri almak için Şık Düğme' ye gittim. Yıllardır gitmemiştim. Tabii insan orada ne yapacağını unutuyor. Özellikle ahşap boyama kısmında kayboldum. 



Neyse zor da olsa yapacağım işe döndüm ve tül almak üzere tezgaha gittim. Anında bana "etek mi yapacaksınız, şundan alın o zaman" dediler :)

Tabii renklere karar vermek zor oldu. Sonunda mor - beyaz yapmaya karar verdim.  Tül, süs, kurdele, lastik, ıvır, zıvır aldıktan sonra eve attım kendimi ve başladım tülleri kesmeye. 



İşin zor kısmı bu zaten bence. Tülleri kesmek. Benim şeritlerim 50 cm boyunda ve 7 cm genişliğinde oldu. Bu ölçüleri yapacağınız kişinin bedenine ve zevkinize göre çeşitlendirebilirsiniz. Sonra yeğenimin beline göre kesip diktiğim lastik üzerine tüllerin her bir parçasını düğüm ata ata yapmaya başladım eteği. Çok eğlenceli bir iş aslında. Tamamını yarım günde bitirdim ve ben de Tütüizm' e katıldım. 

Umarım Nehir' im de giyerken mutlu olacak :) 






16 Nisan 2013

Tunalı'da Yağmurlu Bir Pazar...


- Yol çalışması varmış canım şurada buluşalım,
- Tamam, ama tam oradan dönmesi zor olur, ben seni burada bekleyeyim...

Derken kendimi pembe çiçekli dev bir ağacın altında buldum. Belki de şu aralar Ankara' daki en güzel ağaçlar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı' nın bahçesinde. Peki fotoğraf çekebildim mi, tabii ki de hayır. O kadar güvenlikle donatılmış bir yerin fotoğrafını çekmek başıma ne işler açar tahmin bile edemiyorum :)) İnandıramazsın da kimseyi, "amca ağaçlar çok güzeldi" diye. Ömrümün baharındayım henüz. O yüzden o güzel manzarayı beynime çizdim ama maalesef fotoğraf çekemedim.

Neyse buluştuk arkadaşımla ve havanın güzelliğine güvenerek Tunalı' da dolaştık biraz. Sonra da Cafe linS' in sakinliğine bıraktık kendimizi. Eee Ankara bu,  havanın kapanması ile yağması bir oldu. Gerçi sıcak bir ortamda, bahçede, ıslanmadan kahve içmek çok keyifliydi. Bana Antalya günlerimi hatırlattı. Malum Antalya' nın yağmurları meşhurdur. Benim lise yıllarında en sevdiğim şey, o yağmurda, balkona oturup sıcak bir şeyler içmekti. Bu pazar, Tunalı' da, bir ara Antalya' ya gittim geldim :)



15 Nisan 2013

Sid' in İntikamı...


Nasıl ki Star Wars serisinin en dramatik ama en sevdiğim bölümü "Revenge of the Sith" ise, şimdiye kadar yaptığım en zor kanaviçe de bu oldu ( Cümleyi toparlayana bir yastık hediye edeceğim :)) ). Kısaca anlatmak istiyorum hikayesini....

Her şey arkadaşıma doğum günü hediyesi projemle başladı. Ona bir şeyler işlemek istiyordum ama sevdiği bir şey olsun diye düşündüğümden ağzını aramaya başladım. Bir muhabbetin ortasında, Ice Age' deki Sid' i çok sevdiğini öğrendim. Tamamdır dedim, Sid' i işleyeceğim.

Oturdum bilgisayar başına Sid şablonu arıyorum. Kesin vardır diye de anlamsız bir özgüvenim var. Ama yok, yani istediğim gibi yok. Ya küçük ya da aradığım gibi değil. 

Tabii ben ümitsizliğe kapıldım ve başka bir şey yapayım bari girişimlerine başladım ama aklım kaldı Sid'de. İçimdeki "yapabilseydim çok güzel olacaktı" sesleri baskın çıktı ve şablonunu kendim çıkarmaya karar verdim  



Önce bir Sid fotoğrafı buldum. Sonra onu internetteki bazı "make cross stitch" programlarında denedim. Ama onlar da içime sinmedi. Aldım minik kareli bir kağıt ve ben karalamaya başladım. Bu kısım biraz zaman alıcı ve yorucu idi ama sonunda içime sinen bir şablon yaptım. Sonrası kolaydı artık...işlemeye başladım. 








Bunu duvar panosu olarak düşündüğüm için bitince çerçeveciye götürdüm ve çerçevelettim ama bu da içime sinmedi. Biraz hantal durdu sanki. Akşamın bir saati ne yapsam diye düşünürken açtım benim ıvır zıvırların olduğu dolabı ve uygun renk bir kumaş buldum. O an dedim "tamamdır Sid, sen yastık olacaksın, kaderin bu, güç seninle olsun".

Evimin altında terzi, bir kaç apartman ilerde de yorgancı olması harika bir şey. Terziye kumaşı ve işlemeyi verdim, yorgancıdan da yastığı istedim. Bir gün sonra ikisi de hazırdı. Son işlem çıt çıt larını dikmekti :) İşte şimdi içime sindi yaptığım şey. Arkadaşım da çok beğendi. Her zamanki gibi sadece "bak, yap, çerçevelet" süreci bu kez işlemedi. Nazlı çıktı bizim Sid. Ama uğraştığıma değdi...






10 Nisan 2013

Steve Jobs


Öncelikle belirtmeliyim ki bir Android kullanıcısıyım :). Yine de son 30 yılın teknolojisine imzasını atmış bu kişinin biyografisini okumayı çok istiyordum. Nihayet bugün tamamladım kitabı. Aslında sindire sindire, araştıra araştıra okuduğum için hayli uzun sürdü. Zaten bu kitap öyle hemen okunup kenara atılmalık bir kitap değil. Çünkü içinde sadece bir kişinin hayat hikayesi anlatılmıyor. Beraberinde ustaca bir düzende, bir şirket kurma incelikleri, dünyanın önemli şirketleri ve basın yayın organlarının işleyişi, teknoloji dünyasındaki devrimlerin nasıl gerçekleştiği gibi konulara da bir hayli yer verilmiş.

Aslında size tavsiye edeceğim şudur ki, kitabı yavaş yavaş ve mümkünse bir bilgisayar yanında okuyun. Bahsettiği noktaları araştırın. Söz konusu videoları izleyin, ürünlerin şekline bakın, şarkıları dinleyin. O zaman cidden kitabın içine giriyorsunuz. Ben abartıp evlendiği otele kadar her şeyin fotoğrafını bulup kitabı resmen görüntülü okudum. Haliyle uzun sürdü ama çok verimli oldu. 


Steve Jobs' un sadelik temalı yaratıcılık yönü kitabın en çok vurgulanan noktalarından birisi. Bir de çok asabi, sinirli ve kimi zaman kırıcı olduğu, ailesi ve bir çok arkadaşı tarafından teyit edilmiş. Sanırım bu durum, yaratıcı insanların genel sorunu. Kitapta onun karakteri için yazar şöyle diyor;

"...Çoğu insanın zihinleriyle ağızlarının arasında, kaba duygularıyla sivri güdülerinin sesini kısan bir düzenleyici bulunur. Jobs'ta bu yoktu. Tamamen dobra olmayı önemsiyordu. "Benim işim bir şey berbatsa onu allayıp pullamak değil, berbat olduğunu söylemek" dedi. Bu onu karizmatik ve etkileyici kılıyordu, ama bazen de (teknik tabiriyle söylemek gerekirse) tam bir dallama olmasına yol açıyordu..."

Beni etkileyen ilk nokta Steve Jobs' un bakış açısı ve insanları etkileme yönü oldu bu kitabı okurken. Mesela geleceği tahmin etme gibi bir duruma düşmemiş hiç Steve Jobs. Ona göre "Geleceği öngörmenin en iyi yolu, onu yaratmaktır"...

Her şeyin en iyi şekilde olmasını isteyen ve bunun için çalışanlarını inanılmaz şekilde motive eden bir adamdan bahsediyoruz. Öyle ki onun etki alanına girmiş bir çalışanı aynen şu cümleleri kullanıyordu... "Cehaletin güçlendirici yönünü buldum. O işin yapılamayacağını bilmemem, yapabilmemi sağladı..."

Apple kurucuları...Steve Jobs ve Steve Wozniak....

Steve Jobs'ın mükemelliyetçiliğini pekiştiren bir anısı da aslında onun karakteri hakkında ciddi ipuçları veriyor. Arşivinde bulunan bir CD deki The Beatles' ın "Strawberry Fields Forever" şarkısının yaratılış hikayesini anlatıyor Steve Jobs. Elinde bir düzine kadar farklı versiyonu var ve şarkının son halini alma aşamasını adım adım takip edebiliyor. Şöyle diyor ;

"Karmaşık bir şarkı ve birkaç ay boyunca uğraşarak nihayet onu ortaya çıkarmalarındaki yaratıcı süreci izlemek büyüleyici. Lenon en sevdiğim The Beatles üyesiydi hep. [Lennon ilk denemede durup da gruba şarkıyı baştan aldırınca ve bir akoru değiştirince Jobs gülüyor.] Baştan aldılar, fark ettin mi?. Olmayınca başa dönüp tekrar başladılar. Bu versiyon öyle ham ki. Sıradan ölümlüler gibiler. Bu versiyona kadar, şarkıyı başka insanların da çalabileceğini düşünebilirsin. Besteleyemeseler, kurgulayamasalar bile kesinlikle çalabileceklerini. Ama onlar durmadılar. Öyle mükemmelliyetçiydiler ki durmadan devam ettiler. Otuzlarımdayken bu beni çok etkilemişti. Şarkının üstünde çok uğraştıkları belliydi." 


Hani diyorum ya, kitabın en güzel yönü sadece Steve Jobs' un hayatını değil, O' nun bulaştığı her alanın özünü de anlatması diye. Bu nedenle bir animasyon sever olarak, Pixar' ın doğuşu ve gelişimi, kitabın en sevdiğim kısımlarından birisi oldu. Kısa animasyon filmi maceraları, Karınca Z ve Bir Böceğin Yaşamı arasındaki çekişme ve tabii ki Oyuncak Hikayesi. Bu konuda kitapta şöyle bir paragraf geçiyor...

"John Lasseter' in filme bulduğu isim Oyuncak Hikayesi' ydi (Toy Story). Bu ismin kaynağında Jobs'la paylaştığı bir inanç, ürünlerin bir öze sahip oldukları ve bir amaç uğruna yaratıldıkları fikri yatıyordu. Nesnelerin duyguları olsa, bunların temelinde özlerine ulaşmak arzusu yatardı. Örneğin bir bardağın varoluş sebebi içinde su tutmaktır; duyguları olsa dolu olduğunda mutlu, boş olduğunda üzgün olacaktı. Bir bilgisayar ekranının özü, bir insan için arabirim olmaktır. Tek tekerlekli bisikletin özü, sirkte kullanılmaktır. Oyuncaklara gelince, onların varoluş sebepleri çocukların onlarla oynamalarıdır, dolayısıyla oyuncakların korkusu çöpe atılmak ya da yeni oyuncaklar tarafından pabuçlarının dama atılması olmalıdır "

Kitabın ortasında ufak bir albüm var. Çeşitli fotoğraflar ki anılar kitabın içinde de geçiyor. 

Kitapta kafanıza işlenen başka bir nokta da Steve Jobs' un entegre saplantısı. Yani bir ürünü bir uçtan bir uca tek bir gücün kontrol etmesi gerektiği. Yazılım, donanım, satış, tanıtım. Her şey. Bill Gates ile yıllar süren çatışmasının temeli de bu. Bill Gates açık sistemleri, Steve Jobs ise kapalı sistemleri savunuyor. Aslında şunu anlıyorsunuz ki ikisi de farklı alanlarda başarılı oluyor. 

Yine entegre sisteminin bir parçası gibi görünse de iTunes mağazalarının temeli daha çok fikri mülkiyet haklarına dayanıyor. Patent meselesi yüzünden sürekli başı ağrıyan Steve Jobs' un bu konudaki empatisi şu şekilde;

"Apple'daki ilk günlerimden itibaren şunu farkettim ki, fikri mülkiyet ürettikçe serpiliyoruz. İnsanlar yazılımlarımızı kopyalasalar ya da çalsalar işsiz kalırdık. Korunmasak yeni yazılımlar veya ürün tasarımları üretmemiz için teşvik edici sebep kalmazdı. Fikri mülkiyetin korunması azalmaya başlarsa, yaratıcı şirketler ortadan kaybolur veya asla kurulmazlar. Ama daha basit bir sebep de var: Hırsızlık kötüdür. Başka insanlara zarar verir. İnsanın kendi kişiliğine zarar verir. "


Son olarak kitabın yazarı Walter Isaacson hakkında da bir şeyler yazmak istiyorum. Gerçekten çok başarılı bir biyografiydi. Steve Jobs zor bir kişilik. O' nu hem olabildiğince objektif olarak yansıtmak hem de kırıcı olmamak cidden çok ince bir çizgi. Ama Isaacson bunu çok güzel yapıyor kitap boyunca. Steve Jobs' un olumsuz taraflarını ustaca kaleme alıyor. Şahsen diğer biyografilerini de merak ettim ve baktım ki Einstein ve Benjamin Franklin' in biyografilerine de imza atmış. Kesinlikle kütüphaneme dahil edeceğim bu kitapları. Çok fazla biyografi okumadım şimdiye kadar, haliyle onu diğer biyografi yazarları ile kıyaslayamıyorum ama bu kitabı çok güzel bir sürükleyicilikle yazmış olması, hiç bir ayrıntıyı atlamadan ama aynı zamanda karışıklık yaratmadan anlatabilmiş olması beni büyüledi.




9 Nisan 2013

Bir Dalım Bile Yok...



Bu sabah, servise yetişmek için koştur koştur sokağın merdivenlerini iniyordum ki gözüm takıldı bu ağaca. Şaşırdım biraz. Ağacın üst dalları budanmıştı. Bir kaç dal aşağıda vardı ama gövdesi kesikti. Buna rağmen kesik gövdenin uç tarafı çiçeklerle doluydu. Eee kesik bir ağaç olsa da onun için de bahardı ve açması gereken çiçekleri vardı. Ve bir yere toplamıştı çiçeklerini.

Hani bize de olur ya uzun süre susarsak birden çok konuşmaya başlarız. "Ne doluymuşsun arkadaş sen" derler... Ya da bir çok konuda sözlerimiz vardır ama fırsat bulamamışızdır tüketmeye. Bir konuda gerektiğinden fazla konuşuruz ki kendimizi dengeleyelim. Bu ağaç da çok doluymuş. Bulduğu ilk yere açıvermiş çiçeklerini...tek bir yere. :)



4 Nisan 2013

Son Hazırlıklar...



İlkbahar geldi artık. Kuliste hazırlanıyor bütün tohumlar. Sıralarının gelmesini bekliyorlar yavaş yavaş. Şeytan tüyleri, deve dikenleri, kır çiçekleri ve gelincikler. Sonra kelebekler de sahne alacak. Bize bir kaç ay sürecek harika bir gösteri sunacaklar. Şu an son hazırlık aşamasındalar. Yağmur onlara yardımcı oluyor. Biz de bu hazırlık sürecinin  geçmesini bekliyoruz. Bol bol yağış göreceğiz bir müddet. Ama bu gösteri için yiyeceğimiz her damlaya değer... Şimdilik onları hazırlıkları ile baş başa bırakalım ve buğulu camlardan yollarını gözleyelim... :)






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...