28 Ağustos 2012

Hayatın Renkleri #10 - Ofis



Farkettim ki, bir şeye odaklanırsanız, diğer birçok şey önemini, rengini yitiriyor. O şeyin rengi neyse sizin renginiz de o olabiliyor. Bazen çabuk geçiyor etkisi, diğer renklerin farkına varıyorsunuz. Bazen de o renk gitse bile diğerleri geri gelmiyor. Herşey artık size siyah-beyaz geliyor. Böyle küskün olmamak lazım, böyle bir lüksümüz yok. Hayat geçip gidiyor. Her dakika sana bir renk çarpıyor ve sen görmüyorsun. Bunu kendine yapmaya hakkın yok. Gerçi şans da çok önemli tabi.




Bir arkadaşım, "İstediklerinin olması için, çok çok şanslı olman lazım" demişti. Evet biliyorum, çoğu noktada "insan şansını kendi yaratır" gerçeğini inkar ediyorum (Ben bu kadar uğraşıyorsam neden buna "şans" deniyor ki gibi enteresan düşüncelerim var). Etmemem lazım. Biri beni uyandırsa iyi olur, peri tozu yok, sihir yok...:) Yine de bir zar atayım ve "6" gelsin istiyorum.

Bunun dengesini kurmam lazım, her an mücadeleye hazır, gerçekçi,  bir o kadar da romantik ve mucizelere inanan biri olmak istiyorum. Böyle, "istiyorum, istiyorum" diye tutturunca aklıma yıllar öncesinde Beyaz' ın canlandırdığı Psikopat karakteri geliyor :) Döner istiyorum ama dönmesin istiyorum.... :D

Ve yine şimdilerde İşler Güçler' in jenerik müziğine benzetiyorum kendimi. "Ne kadar da gerçekçi, bir o kadar romantik"....




17 Ağustos 2012

Sesimi duyan var mı?



17 Ağustos 1999' u kim unutabilmiş ki, ben unutayım. O sabah ailece Erzurum' a gidecektik. Babaannem çok hastaydı ve hepimiz dışımızdan söyleyemesek de onu son kez görmeye gittiğimizi biliyorduk. Zaten gün bizim için karanlıktı. Üstelik gece elektrik kesilmiş ve uzun süre gelmemişti. Ne olduğunu anlamamıştık. Sonra sabahın erken saatlerinde pilli bir radyodan bir deprem haberi aldık. "40 ölü" diyordu radyodaki ses ve ben içimden "offf ne kadar çok kişi ölmüş" demiştim. Bir hafta sonra bu rakamın 30 bin olacağını nerden bilebilirdim ki.


Yaklaşık 20 saatlik otobüs yolculuğu boyunca herkes radyoya kulak kesilmişti. Kurtarılan canlarla mutlu olup, ölü sayısı güncellendikçe mutluluğumuzu yolda bırakıyorduk. Saniye başına geçtiğimiz yol çizgisi kadar hızlı bir şekilde artıyordu ölü sayısı. Durduramadık... Yol bitti, kötü haber bitmedi. Yine de ufacık bir çocuğun kurtuluş haberi ferahlatıyordu yüreğimizi. Gözlerimiz doluydu ama gözyaşının niteliği gelen habere göre anında değişiyordu.
Benim 30 küsür yıllık ömrüme sığdırdığım en büyük felaketti bu deprem. Daha önce bu ülke çok badireler atlatmıştı ama ben tanık olmamıştım. Tanık olmak çok başka bir şey. Okumaya, izlemeye benzemiyor. Hissediyorsun. TV de gördüklerinin gerçek olduğunu biliyorsun. Tarihe tanıklık ediyorsun.

Tabi ki ülkem bu acıyı yaşarken bir yandan da tipik felaket klişeleri yaşandı.  Yardım tırları soyuldu, çadırlar kayboldu, yıkımda yaptığı binaların çoğu yıkılan ismi lazım değil kişiler ülkeyi terketti, komplo teorileri aldı başını yürüdü. Yine de bireysel olarak herkes birkaç canın daha kurtulmasından başka haber görmek istemiyordu.

Çok acı sahnelere tanık olduk. Çok acı fotoğraflar gördük. Mucizeler de vardı. Ölüm ne kadar kalleşti ki, uykuda yakalamıştı herkesi ve Yaşam ne kadar güçlüydü ki, bir hafta sonra bile kücücük bir çocuk çıkabiliyordu enkazın altından.


30.000 bin ruh karıştı o gece gökyüzüne. Hepsinin bir hayatı, işi, ailesi vardı. Kimi sabah giyeceğini koymuştu uyumadan önce yatağının yanına, kimi bir işini ertesi güne ertelemişti "yarın yaparım" diyerek. Kimi ertesi gün yayınlanacak filmi bekliyordu. Kimi maçı. Kimisi sabah olsa da sevgilimle konuşsam diyordu. Kimisi de uyuyan çocuğuna hayali bir öpücük kondurup, ertesi gün gerçeğini yaparım diyerek uyudu. Sabah ola hayrolaydı değil mi. Olmadı. Onlar için sabah olamadı....

Bu günleri hatırlamak, depresif bir moda girmek değil aslında. Sabahınıza siyah rengi sokmak da değil. Tam tersi, ölüm omzunuzun üstünden size sinsi sinsi gülümsüyorken, yaşamınızın kıymetini bilin, şu an şikayet ettiğiniz basit şeylere şükredin diye var bu acılar.

Her ölüm bize bir mesaj bırakıyor ...YAŞA.


14 Ağustos 2012

Pis tırtıl, hain tırtıl...

Çocukluğumuzun tekerlemesiydi, "Pis tırtıl, hain tırtıl, yeme dedim yaprakları kıtır kıtır". İşte tekerlemenin kahramanı tırtılı yakaladım geçen gün. Hem de suçüstü. Aslında soruşturmam çok öncelerden başlamıştı. Güzelim gül ağacının yapraklarındaki delikleri görünce zanlıyı yakalamak için seferberlik ilan ettim. Yağmur çamur demeden söz konusu ağacı takibe aldım. Ve sonunda onu buldum.

Öylece yaprağın üzerinde duruyordu. Tabi bu onu suçlu yapmayacağı için sakince bir sonraki hamlesini bekledim. Suçüstündeyken görüntülemem çok önemliydi.

Bir başka gün daha hareketliydi ama yine de net delil değildi. Bekledim....bekledim...


Yapraklara verdiği zarar çok büyüktü. Ama bir türlü ona engel olamıyordum. Üstelik yüzünü de net çekememiştim :/ Umutsuzluk, öfkeye karışmıştı, pes etmek üzereydim.


Derken, ansızın onu yakalamayı başardım. Ha ha haaayyt naberrrrr :) Kaçarmı benden beeeee...Bittin sen tırtıl. Yatacak yerin yok artık... :) ıhım ıhım. Evet gördüğünüz gibi acımasızca oymaya başlamış gül ağacının yaprağını. Yeme eylemini gerçekleştiriyor şu anda. Kesin kanıt :)))


6 Ağustos 2012

Nehir ve vadi...

Bu hafta sonu bana çok güzel bir renk eşlik etti. 1.5 yaşında yeğenim...Nehir.

O küçücük bedenin sabahtan akşama kadar hareket etme, öğrenme, oynama enerjisine hayran olmamak elde değil. Yakşalık 50 cm boyunda bir bıcırık, evimin altını üstüne getirdi. Haa ben şikayetçi miyim?  Kesinlikle hayır. Çok eğlendim. 

Çocukların dünyayı dengelediğini düşünüyorum. Bunca, çirkin, kötü, fesat, çıkarcı bir dünyanın içinde, temiz, saf kalpler geliyor dünyaya ve dünya bir şekilde dengeleniyor her gün. Karşınızdakinin saflığı size bulaşıyor, bir anda arınıyorsunuz tüm sıkıntılardan. Son iki gün ben bunu yaşadım :)



O' nu, evimizin yakınındaki Dikmen Vadisi' ne, götürdük. Hani Ankaralılar bilir, pazar akşam üzeri yağan o güzel yağmur var ya, işte biz tam o saatlerde, vadide yağmur altında yürüyorduk. Nehir, ağzını açarak gökyüzünden su içmeye çalıştı :)

Suyu bu kadar çok seven bir çocuk görmedim. Her çeşmenin, her havuzun başında saatlerce durabilir, öylece bakabilir. İnsanlar adı ile doğarmış derler ya. Nehir ve su...Düşününce inanmaya başladım.

Ayrıca "korku bilmekten gelir" sözüne de bir kez daha inandım. Evet ben, koskoca insan gerginlikle uzaklaşırken, o her köpeğe koşarak kucak açıyor, yanağını okşayarak, sevmek istediğini söylemeye çalışıyordu :)

Yok yok kesinlikle bu çocuklar dünyayı dengeliyorlar :)

Bir kaç vadi fotoğrafını da paylaşmak lazım tabi. Hazır sertifikamı da almışken:)

Evimden 100 metre yürüyünce, böyle bir manzara çıkıyor karşıma :)


Maksat gökyüzü burada, evleri boşverin :) :P


Yeşilin her tonu...

Eee suni vadinin, suni gökkuşağı olacak haliyle...


Islak sokaklar boyu yürüdüm...kesin bir şarkı içinde geçiyordur bu cümle, geçmiyorsa yazık olmuş...

İki kule... :)


Vadiye ufak bir lunapark koymuşlar, çok hoş görünüyordu...


Yeşilin her tonu...Vol.2.0.


"Yakından çekmezse ölecek" hastalığının belirtileri...:)

Söylemem lazım bu fotoğraflar cep telefonu ile çekildi. İyi bir makine için hala gökten zembille para gelmesini bekliyorum ve bir Emel Sayın şarkısı ile postuma son veriyorum.

Gökten yağmur değil, sevgiler yağsın...
bırakın gönüller, sevgiye kansın...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...