28 Şubat 2014

Özlem' in Karaoke ile İmtihanı :)


Şimdiye kadar hiç yapmadığım bir şeyi yaptım dün akşam. Bir arkadaşımın "karaoke yapalım" teklifini ciddiye almamızla başladı her şey ve sonunda kendimizi, elimizde mikrofon sahnede bulduk :)

Bahçelievler'deki Brothers'ın alt katında salı ve perşembe günleri karaoke günleri varmış. Karaoke sistemi bana gayet iyi geldi ancak mekan içinde müziğin sesi çok yüksek. Belki de doğal olanı budur. Ama öyle "bir yandan muhabbet edelim, bir yandan da şarkı söyleriz" mekanı değil. Sadece şarkılara ve ritimlere eşlik edebileceğiniz bir mekan. Oldukça kalabalıktı ve her defasında bir masadan bir şarkı alınıyordu. Biz de kalabalık bir grup olarak gittiğimiz için tek söylemek yerine grup şeklinde çıktık sahneye. Barış Manço' nun "Sarı Çizmeli Mehmet Ağa"'sını söyledik (Kefenin cebi yok diyerek gündemimize de göndermeler yaptık :) )

Herkesin ilk karaoke deneyimi olduğu için grup şeklinde çıkmak bir nevi sahne korkumuzu aldı. Zaten ortamı görünce heyecanınız geçiyor. Çünkü gerçekten çok rahat, kötü performansların bile ciddi alkış aldığı, eğlenceli bir ortam vardı. Ki gerçekten belki de gecenin en kötü performansını gerçekleştiren bir kız, en çok alkış alanıydı :) Bu sahne bana anında My Best Friend's Wedding filminin meşhur karaoke sahnesini hatırlattı :)


Üç saate yakın orada kalmamıza rağmen bize iki kere sıra geldi ve ikinci şarkımız "Ankara' nın Bağları" idi. İnsanlar gayet pop şarkılar söylerken bu türkü doğru bir seçim mi acaba tereddütü ile yaklaştık sahneye ama müziğin başlaması ile birlikte herkes ortaya doluşup oynamaya başladı :) İçimizde var arkadaş, durduramıyoruz. Kendimizi kaptırıp "Alkışlayan elleriniz dert görmesin" demediğimize şükrediyorum :). Olayın özü belliydi aslında. Herkesin tek amacı eğlenmekti ve herkes bir başkasının heyecanına destek olarak bunu gerçekleştiriyordu. Gerçekten çok eğlendim. Madem bu kadar karaoke'den bahsettik, muhteşem bir film olan PS: I Love You' daki o eğlenceli karaoke sahnesini de es geçmeyelim...



24 Şubat 2014

Ellerim Acısada... :)


Geçen yıl bir sürü kağıt ip alarak adeta kış için cephane stoklamıştım. Burada da bahsetmiştim. Uzun zaman önce de başlamıştım amerikan servislerimi örmeye. Ancak araya bir sürü iş girdi. Bu vakte kadar pek ilerleyememiştim. Geçen haftalarda hız verdim bu işe ve bu hafta sonu 4. süne başladım bile. Toplamda altı adet olacak. hepsi farklı renklerde, pembe, kırmızı, yeşil, mavi, mürdüm, gri renklerinin pastel tonları. Ancak şöyle bir gerçek var ki, kağıt ip sert olduğu için örerken biraz elleriniz yıpranıyor. Benimkiler acıyor şu aralar ama öyle işi gücü bırakacak kadar değil tabii. Bir nevi tatlı bir bedel...

Hayalimdeki masa, böyle rengarenk amerikan servisli, renkli tabakların ve bardakların olduğu eğlenceli bir masa. Ve tabii o masayı şenlendirecek güzel arkadaşlar... 



19 Şubat 2014

Üç Kız Kardeş


Dün akşam Üç Kız Kardeş' i izledik. Daha önce Çehov oyunu izlememiştim. Kitaplarını da okumadım henüz. O nedenle alışık olmadığım bir dildi. Biraz ağır olduğunu söyleyebilirim oyunun. Karakterler farklıydı. Öyküyü bilsem, belki kitabını okusam çok daha kolay olacaktı her şey. Hiç anlaşılmıyor değil. Aslına bakarsanız anlamadığım bir nokta olmadı. Ama sanırım hakkını vermem için öyküyü tanımam gerekiyordu. Yine de zengin kadrosu ve güzel dekor oyunları ile gözünüzün her daim sahnede olduğu bir oyun. Özellikle dekorda yaptıkları arka sokak teması ve son kısımdaki sonbahar havasına bayıldım. 


Ancak belki de düne özel bir düşüklük vardı bilemiyorum. Oyuncuların çok büyük oyuncular olduğu su götürmez. Tiyatro kültürüm çok derin olmamasına rağmen yüzlerini tanıyorum hepsinin. Ancak dün özellikle ikinci yarıda bir kopukluk vardı. Sürekli hata yapıldı. Bir iki oyuncu ilk yarıya göre daha kopuktu. Üstüne selamlamalardaki tavırları kafada soru işareti bıraktı. Oyun bitti biz alkışlamaya başladık, her zamanki gibi git gide yükselen bir alkışlama olacaktı. Benim kendimce özel bir alkışı hakettiğini düşündüğüm iki oyuncu vardı mesela. Ama böyle bir selamlama olmadı. Figüranlar önde, ana oyuncular arkada dizildi. İki kere selam verdiler ve gittiler. Bu benim başıma ilk kez geliyor. Resmen kalabalığın alkışı havada kaldı. Kimse ne olduğunu anlamadı. Geri gelip tek tek selam verecekler diye bekledik biraz ama yok... Kimse geri gelmedi. Bunun nedeni ne olabilir merak ediyorum. Acaba oyunda hiç başrol yoktu o nedenle tek tek gelmedik havası mı? Ama oyunu düşünürsem hayır, bence öne çıkan roller vardı kesinlikle...İstanbul Devlet Tiyatrosu' nun özelliği mi? Onu da bilemiyorum. 


Oysa ki ben oyun sonu bu alkış faslını çok severim. Alkışlar nerede yükseliyor, kim hangi oyuncuya beklenmedik tepki veriyor, bunları gözlemlemeyi seviyorum. Bazı nispeten daha küçük rollerin, performansından dolayı ana rol kadar alkış aldığı durumları seviyorum. Biraz eksik kaldı dün gece. 

Oyun hakkında bilgi ve daha fazla fotoğraf için buraya bakabilirsiniz. 


17 Şubat 2014

Gerçek Dediğin Nedir ki?


Hafta sonum kendi adıma hayli verimli geçti.
Cumartesi yağmurlu bir Ankara'ya yakışanı yaptık ve sinemaya gittik :) Son zamanlarda Joaquin Phoenix'ın performansı nedeniyle çok konuşulan ve benim çok merak ettiğim "Her" filmini izledik. "Adam bilgisayarla aşk yaşıyor yahu" yüzeyselliğini bir kenara bırakırsak; İnsan için önemli olan ne? Mutluluğun şartı ne? Anormal olan yanlış mıdır? Gerçek olan ne? gibi soruları kendinize sormanıza sebep olan bir film Her. Çok beğendim. Özellikle görüntüleri ve başrol oyuncusunun giyim tarzını :) 

Pazar gününü ise evimle ilgilenerek geçirdim. Ne zamandır aklımda olan bir kaç işi bitirdim. Mesela çiçeklerimin saksılarını değiştirdim, bazılarının topraklarını yeniledim. Tarihi geçmiş sümbül bile ektim... :) (Evinizde denemeyin...).


Sonra mutfağa girdim. Yine uzun zamandır sayıkladığım vişneli kekimi yaptım. Yanına mücver ve körili tavuğu da ekledim. Saatlerce mutfakta uğraşmak acayip iyi geldi. Bu arada amerikan servisi örme projemi de hızlandırdım :) 

Araya bir de bilim-kurgu sıkıştırdım ve yine uzun zamandır erteleyip durduğum bilim-kurgunun en önemli filmlerinden sayılan "Close Encounters of the Third Kind" filmini izledim. Filmin 35 yıl önce çekildiğine inanamadım. Bilim-kurgu filmlerini seviyorum gerçekten. İnsanların geleceği hayal etmesi, kağıda dökmesi ve belki de bu sayede geleceğe şekil vermesi bana çok yaratıcı geliyor.  


Bak şimdi bu yazıyı yazarken farkettim de ne çok şeyi ertelemişim. Hafta sonu bir kaç tanesini yaptım ama hali hazırda ertelediğim onlarca şey var. Ertelememek lazım... En azından mümkün olduğunca...





11 Şubat 2014

Hakan Bıçakcı Kafası...


Geçtiğimiz haftalarda iki tane Hakan Bıçakcı kitabını üstüste okudum. Boş Zaman ve Rüya Günlüğü. Haliyle biraz ağır geldi bünyeme. Üstelik kafamı da karıştırdı. 

İlk kitap yani Boş Zaman, bir kaza sonucu hafızasını yitirmiş bir adamın hikayesini anlatıyordu bize. Karısını, çocuğunu tanımayan, eşyalarını, evini bilmeyen yine de yaşama tutunmaya çalışan bu adamın hikayesini onun gözünden yaşadık. 

İçinde inanılmaz cümleler barındıran güzel bir kitaptı. Daha ilk sayfalarını okurken farklı olduğunu anlıyorsunuz. Bu benim ilk Hakan Bıçakcı deneyimimdi. Ve gerçekten çok hoşuma gitmişti....

..."Harun, bu akşam anne ve babalarımız, oğlumuz Can, kardeşim Esra ve eşi Ayhan, senin iyileşmeni kutlamak için yemeğe gelecekler". Erimekte olan bir kalıp buzdan ayrılan soğuk damlalar gibi zihnime düşen bu adlar, yalnızca benden, Gülden'den ve doktordan oluştuğunu hissettiğim evreni ufak ufak delerek zedeliyordu...

...Tam çıkıyordum ki gözüm masanın üzerinde duran yarısı dolu su bardağına takıldı. Her şeyi unutmadan önce içtiğim son suydu belki de. Kalan yarısını içersem yeniden hatırlayacaktım sanki...

...Dünyaya bilinçli halde gelmiş bir bebek gibiydim. Eşyayla samimi, canlılarla yabancı...



Ancak ikinci kitap ile bu hayranlık yerini biraz şüpheye biraz da doğru analiz etme gerekliliğine bıraktı. Rüya Günlüğü, Boş Zaman'dan daha sürükleyici başladı. Rüyasında hiç tanımadığı insanları gören ve bu durumdan şüphelenmeye başlayan bir gencin hikayesine tanık oluyorduk bu kez. Cümlelerdeki ustalık nispeten daha az ama kurgu şahane idi. Uzun süre büyük bir heyecanla, sonunu gerçekten merak ederek okudum. Ancak kişisel fikrim sanırım bu karışık kurgunun altından kalkamadı Hakan Bıçakcı. Ya da kalkmak istemedi. Çünkü kitap bittiğinde bende ciddi anlamda soru işaretleri vardı. Bu soru işareleri meraktan çok şüphe idi. Hani bazı yönetmenler de yapar bunu, filmin sonunun ucunu açık bırakır ve sen alternatif sonuçlar yaratırsın kafanda. Bu eğlenceli bile olabilir. Ama bu kitap bittiğinde bunu hissetmedim. Aksine bir eksiklik vardı. O yüzden bu yazının başlığı olarak "Hakan Bıçakcı Kafası" dedim, çünkü gerçekten kafası farklı çalışan biri Hakan Bıçakcı. Rüya Günlüğü sonu itibari ile biraz daha derli toplu bitse mükemmele yakın bir öyküydü...

...Alınacak tepkilerin büyük bir bölümü olaylara göre değil, olayların anlatılışına göre değişiyor...

...Zihnimin derinliklerinde rüyalardan kaynaklandığını düşündüğüm tuhaf bir hüzün vardı. Bazen minik bir damla eriyerek yüzeye çıkıyordu ve bembeyaz bir kağıda damlatılmış siyah mürekkep gibi, içinde bulunduğum anı ve gözlerimle gördüğüm her şeyi bir seferde zehirliyordu...

Sonra düşündüm de aslında Boş Zaman'da da, Rüya Günlüğü'nde de önemli olan hikaye değildi. Nasıl başladığı ve nasıl sonuçlandığı da değildi. Önemli olan bunu anlatış biçimiydi. Bu gözle bakınca kitapları sanırım daha bir okunabilir oluyor. Çünkü olayları anlatışı esnasında gerçekten yüzünüzde tebessüm bırakacak kadar zekice cümleler kuruyor. Yine de eksiklik hissi yaratmaması açısından bu "gıcıklığı" kenara bırakıp daha derli toplu sonlar yazabilir :)))

Özetle şunu demek isterim ki, gerçekten muazzam bir yetenek Hakan Bıçakcı ama o yeteneği henüz nereye kondurabileceğimi tam idrak etmiş değilim. Bir eser ancak hitap ettiği kitlenin kafasında rahatsız edici şüphe bırakmıyorsa muazzamdır (Tabii bu benim fikrim). Zor olsun, kafayı çok çalıştırsın ama sonunda mutlaka bazı şeyler netleşsin. Çelişkili sonuçların olmayacağı her Hakan Bıçakcı kitabı memnuniyetle okuyacağım kitaplar arasındadır :)

Not: Belki de ben kitabı anlamadım, bu ihtimali de her zaman hazırda bulundurmak lazım. 



10 Şubat 2014

Az Da Olsa...


Bu sene gerçekten kurak geçiyor. Çok az yağış oldu. O nedenle artık "üf ne iç sıkıcı hava" triplerinden vazgeçtim yağmurun yağmasını bekliyorum. Yağmurlu bir güne uyanınca seviniyorum. Pazar sabahı çok az da olsa yağmıştı ve mutluydum. Bugün de yağmurlu bir havaya uyandım. Normal şartlar altında Pazartesi sabahının yağmurlu, karanlık olması gerçekten çekilmeyebilir ama ben yine mutluyum. Mesela az önce yine gökyüzünde mavilikler gördüm ve üzüldüm. İnsanoğlu işte nereden nereye... :) Yağmur'a ihtiyacımız var. Umarım yağmaya devam eder. 




5 Şubat 2014

Kısaca :)


Bu sabah uzun zaman sonra müzik dinleyerek başladım güne. Son zamanlarda serviste gelirken vaktimi daha çok tweet okumak ve haberlere göz atmakla geçiriyordum. Bugün taktım kulaklığı önce Alpay, ardından Bülent Ortaçgil patlattım bir güzel. Kapanışı da benim "güne güzel başlama formülüm" olan Dancing in the Moonlight ile yaptım. İşte tam o sıra bu söz geldi aklıma... :) Hayat şöyledir, hayat budur temalı bir çok söz var ama bence durumu en güzel özetleyenlerden birisi bu...



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...