26 Mayıs 2015

İşte Benim Zeki Müren !


Hani bu pazar Seğmenler Parkı'na gitmiştim ya. Hatta belirtmiştim günümün en güneşli kısmı oldu diye. Bir de Pazar gününün "Sanat Güneş" li kısmı var :)). Parkta güneşlendik, kitabımızı okuduk vs. dönüş yoluna geçtik. Yürüyelim dedik Kızılay'a kadar, malum yollar güzel zaten. Akay Kavşağı'na yaklaşmıştık ki Çankaya Belediyesi Sanat Kültür Merkezi' ni gördük. Zeki Müren sergisinden bihaber girip etkinlik kitapçığı alalım dedik. İçeri girdiğimizde ise Zeki Müren nağmeleri geliyordu bir yerlerden. Öğrendik ki "Zeki Müren Fotoğrafları ve Özel Eşyaları" sergisi varmış. Kaçar mı, kaçmaz tabii. Hem onun hayatının, kariyerinin kronolojik fotoğrafları, hem özel eşyaları, giysileri, ayakkabıları, hem de hafiften gelen Zeki Müren sesi ile çok güzel zaman geçirdik. Hatta küçük bir salonda Zeki Müren filmlerinden kesitler izleme şansına bile sahip olduk. Dünyaya böyle bir yorum, böyle bir ruh gelmez bir daha, gelmeyecek.  Ruhu Şad Olsun...
















25 Mayıs 2015

Seğmenler Parkı :)


Uzun yıllardır bu şehirde olmama rağmen ilk kez dün gittim Seğmenler Parkı'na. Nefis bir yermiş. Aldık yanımıza kitaplarımızı, bir iki bisküvi biraz da su. Attık kendimizi çayırlara. Kimi zaman gölgeliklere oturduk, kimi zaman da güneşin tadını çıkardık (Yazar burada amele yanıklarını kontrol ediyor). Çok iyi oldu, çok da güzel oldu. Nefis bir Pazar gününün en güneşli kısmı oldu :))









21 Mayıs 2015

Augustus, Jülian, Hacı Bayram Veli


Kaç yıldır Ankara'dayım kim bilir. Saymayı bırakalı çok oldu. Bu şehirde hala bilmediğim yerler, görmediğim şeyler çıkıyor karşıma. Hatta bazen bunları bir "misafir" bulup karşıma çıkarabiliyor. Misafirin gelip sana "gel sana Ankara'yı gezdireyim" demesi de acı biraz :)))

Bu kez Augustus tapınağı , hemen bitişiğindeki Hacı Bayram Camii'ni ve Jülian Sütununu gezdik. Tarihe isimlerini kazımış bu kişiler hakkında sizi tarihi bilgilere boğmayacağım. Şuradanburadan ve şuradan bilgi edinebilirsiniz. Ben daha çok izlenimlerimi aktaracağım. 






Augustus tapınağının bulunduğu yer oldukça ilginç. Hemen bitişiğinde Hacı Bayram Camii var. İki kültürü bu şekilde duvar duvara görmek bana biraz Kudüs'ü hatırlattı. Bir tarafta Roma döneminden bir tapınağı geziyorsun, diğer tarafında da insanlar ibadet ediyor. 

Tabii korumak için konulan demir direkler gözü biraz rahatsız ediyor ama yine de tarihi bir şeyler bulmak çok güzel.




Tapınağın etrafı da sanırım yeni restore edilmiş ve Hamamönü tarzı evler yapılmış. Bu tip evlerin fotoğrafını çekmeyi seviyorum. Kale de buradan güzel görünüyor. Zeki bir politikacımız reklam asacağı yeri biliyormuş doğrusu :))



Jülian Sütunu ise sadece bir sütun. M.Ö. 300 lü yıllardan kalma :)






20 Mayıs 2015

19 Mayıs...


Dün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi. Her geçen yıl daha bir kıymet bilerek, daha bir çoşkuyla böylesi günlere tutunuyorum. Ve yine böylesi günlerde Anıtkabir'e gitmek bir başka oluyor. Erken saatlerde düştük yollara Ata'mızı ziyaret ettik, oradaki gençleri görüp umut tazeledik :) 


Bunca yıldır Ankara'dayım. Resmen bakarkörmüşüm. Sokak isimleri verilirken Anıtkabir'e yakın bazı yerlerin sokakları böylesi güzel isimlendirilmiş mesela, yeni farkettim. "Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz'dir... İleri !" :))




Anıtkabir'den sonra kendimizi sokak aralarına attık. Bol bol çiçek fotoğrafları çekerim diye düşünüp çiçekçileri rahatsız ederken, gözüme bir pembe bir hippi otobüsü takıldı :)))




17 Mayıs 2015

Az..


Ne ağır, ne güzel, ne sürükleyici bir kitap olmuş bu. Açıkçası okumaya başlarken böylesi bir şey beklemiyordum. Ama daha kitabın başında tokat yemiş gibi oldum. Sinir oldum, kalbim sıkıştı, tiksindim, acıdım, üzüldüm, şaşırdım ve en zoru da bu duygular tüm kitap boyunca devam etti. Bir kaç noktada ağladığımı bile hatırlıyorum. Çok güzel ama çok ağır bir kitap olmuş Az.. 

İnanın bana kapağından, arkasındaki yazıdan vs. hiç tahmin edemeyeceğiniz şeyler oluyor. İki çocuğun hayatını öğreniyoruz paralel olarak. Biri kız biri erkek. Birinin adı Derda, diğerinin Derdâ... Birisi çocuk yaşta evlendirilip İngiltere'ye gönderilmiş. Diğeri mezarlıkta su satarak geçimini sağlıyor. Aynı zamanda farklı yerlerde farklı acılar yaşayarak birbirlerine hazırlanıyorlar (Bu kısım kitabın arkasında yazan yorumla örtüşüyor).

İlk önce Derdâ'nın hikayesini okuyoruz. Zorla evlendirilişini, yabancı bir ülkede çektiği acıları, hayatta kalma içgüdüsünü öğreniyoruz. Ve tam da dünyanın en zor şeylerini bu kız yaşamış derken, diğer Derda'nın öyküsü başlıyor ve öylece kalakalıyoruz. Kimin hikayesi daha ağır kararsız kalıyoruz. Ve mükemmel bir kurgu ile iki Derda'nın yollarının nasıl çakıştığına tanık oluyoruz. Sırf bu kurgunun güzelliği için bile diğer Hakan Günday kitaplarını okumaya can atıyorum.


Aslında kitapta hissettiğim sadece UMUT oldu benim. Yani hayatınız ne kadar zor olursa olsun, ne kadar acı çekerseniz çekin, ne kadar pes ederseniz edin, ne kadar bu yaralar iyileşmez derseniz deyin inanın hala her şey çok güzel olabilir. Kitap o kadar acı, şiddet ve gerilimin arasından adeta "umut" diye bağırıyor. O yüzden okurken ne kadar rahatsız olursam olayım bittiği zaman yüzümde bir gülümseme vardı :) Şu cümlelere rağmen...

"... Sonra da hayatı boyunca kurmuş olduğu bütün hayalleri düşündü. İçlerinden sadece biri gerçek olmuştu. O da gerçekleşmemesi gerektiği için hayal olarak kurulmuştu. Sadece hayalde kalacağı için kurmaya cesaret ettiği tek hayali gerçek olmuştu. Sonra başka bir şey düşündü: Kim seçiyor acaba, dedi içinden. Hangi hayalin gerçek olacağını? O hayali kuran mı, yoksa o hayali kurduran mı?..."

"... Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilmediği için... Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. "




14 Mayıs 2015

Polen Sepeti... :)


Bugün ne öğrendik bakalım... Arıların polenleri "polen sepeti" ne depolayıp bunları kovana götürdüğünü. Onca yıllık hayat tecrübesi ile bunu tahmin ediyordum tabii ama bizzat görüntülemek bugüne nasipmiş. Amaç sarı salkımların fotoğrafını çekmekken, arılar ve polen sepetleri rol çaldı resmen :))








13 Mayıs 2015

Shakespeare Zorda... :)


Aradan çok zaman geçti, bir sürü şey girdi ama bu oyunu yazmamak olmaz dedim. Aslında hem yazıp hem yazmayacağım. Yani aslında yazılacak bir oyun değil bu, kesinlikle yaşanacak bir oyun. İçinde olmalısınız... İpucu da veremem ki, yani sadece çok çok çok çok beğendiğimi söyleyebilirim. Bir de izlediğim en iyi oyunlardan birisi olduğunu :)) ve tabii soytarı ve kraliçenin beni benden aldığını....Ve tabii müziklerinin nefis olduğunu... Ve tabii dekor oyunlarına hayran kaldığımı... Ve tabii..... tamam sustum.

Oyun hakkında daha fazla bilgi ve fotoğraflar için buraya bakmak ya da bakmamak :))









4 Mayıs 2015

Ansızın...


Oooo ne kadar çok olmuş yazmayalı... Pazartesi' nin raconuna ters bir psikolojideyim bugün. Kırgınlık, kızgınlık, öfke, utanç, çaresizlik hamurunda ruhumun yoğrulduğu, yorulduğu bir haftaydı geçtiğimiz hafta. Böylesi bir haftadan sonra üç günlük tatil tam da ihtiyacım olan şeymiş. Neredeyse tamamını evde, tv karşısında, tembelce ve biraz da şımartılarak geçirdiğim bu hafta sonundan sonra yeniden doğmuş gibi hissettiğim bir pazartesi bugün. Tarihe not düşmek gerek, Pazartesileri bu ruh hali kolay bulunmuyor... :)

Farkettim ki, kişiye göre incir çekirdeğini doldurmayacak şeyler sizin acınız olunca ne de büyüyor... Bazen yazık diyorum böyle şeylerin mücadelesi ile geçirdiğim zamana, bazen de hayır bu mücadele tam da benim hayatım diyorum. Hatalarımla doğrularımla benim hayatım, kararlarımla, kararsızlıklarımla...



Zaman zaten sizin iyileşmenize yardımcı oluyor ama bu süreç içinde sevildiğinizi hissetmek çok daha kolaylaştırıyor her şeyi... O yüzden geçtiğimiz haftanın en güzel şeyiydi bu papatyalar. Paspal, moralsiz halde çalışmaya dalmışken ansızın kapıdan giriveren papatyalar... camdan içeriye süzülen şeytan tüyü, iki gofret bir çikolata... Mutlu olmak hiç de zor değil aslında...




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...