Mutlu ediyor beni böylesi ufak renkler... Çeşit çeşit kitap ayraçları :) Kitap okurken ara ara sevimliliklerine bakıp konsantrasyonumu dağıtıyorum ama olsun... Sevdim ben bunları...Hem de çok...
Üçüncü etamin işimi de bitirdim. Aslında örnek aldığım fotoğrafta bu kuşlar 4 tane idi ve kalp şeklinde kuyrukları vardı. Ancak hem benim kasnağıma sığmadığı, hem de fazla kalabalık durduğu için ben biraz değiştirdim. Ha bir de göbekleri beyazdı, ben kendi renklerinin açık tonlarını tercih ettim. Bu hali bence daha güzel oldu. Son bir adım kaldı. O da çerçeveletmek. Noel Babayı da henüz çerçeveletmedim. Çerçeveciyi ihya edeceğim bu gidişle. Puzzle, etamin derken bir sürü şeyi biriktirdim çerçeveletmek üzere. Şimdiki projem bir doğum günü hediyesi :) Hadi bakalım. Bir işe başlamak, o işin yarısıdır derler... Güm güm... Göbekleri de doldurduk mu, tamamdır... Favorim...
Ayn Rand ' ı ilk kez okudum. Kitabın daha başında, edebi dilinin güzelliği yanında başka bir şey daha farkediyorsunuz. Felsefesini... Sıradan bir kitap değil bu. Bir çok kitap hikayesinin altında çeşitli düşünceler savunur ama bu kitap tamamiye bir felsefenin üstüne kurulu. Ama henüz bu felsefenin ne olduğunu anlamıyorsunuz (Tabii daha önce Ayn Rand okumadıysanız). Kitap idealist bir mimarın hikayesini anlatıyor gibi görünse de aslında resme çok büyük bakıyor. Toplumların nasıl ve kimler tarafından şekillendirildiği, kapitalist kahramanların güçlerinin altında yatan psikolojiyi, ego ve bencillik kavramlarını irdeliyor. Kitabı bitirince ister istemez Ayn Rand' ın kim olduğunu, neler yaptığını merak ediyorsunuz. Ben de öyle yapıp kendisi hakkında bir şeyler okudum ve bir felsefi akım yaratıcısı olduğunu öğrendim. Objektivizm akımının yaratıcısı imiş. Neyse birazcık kitaba göz atalım... Howard Roark , modern mimariyi benimsemiş idealist bir mimardır. Aslında...
Bundan yıllar önceydi. Annemle Erzurum sokaklarında geziyorduk. Erzurum' u görenler bilir yollardaki parke taşlarını. Arnavut Kaldırımı gibi değil, daha şekilsiz ve daha aralıklı. Şimdi belki yenilemişlerdir bilmiyorum ama o zamanlar öyleydi en azından. Tam bir topuk düşmanı. İşte annem de o düşmana yenildi ve yürürken ayakkabısının topuğunu kırdı. Hemen yakındaki bir ayakkabı tamircisine girdik. Küçücük bir dükkanı vardı. Yaklaşık 3 metreye 1,5 bilemedin 2 metrelik bir alan. Yaptırabildiği kadar raf yaptırıp, elinden geldiğince ekonomik kullanmıştı adam dükkanını. Nerede olduğunu göremediğim bir radyodan eski türkülerin melodileri geliyordu. Önünde makinası, arkasında raflar, sağında solunda yığılmış ayakkabılar ile sanki oranın bir parçası gibiydi adam. Saç sakal birbirine karışmış, eller nasırlaşmış neredeyse çalıştığı tahta tezgahın dokusunu almıştı. Dış dünya umrunda değildi. Sanki o tezgah ile dünya arasına bir sınır çizmişti ve ne dışarı çıkıyor, ne de içer...
Yorumlar
Yorum Gönder