Kayıtlar

Anılarım etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Top Sakızlar...

Resim
Çocukluğum şen şakrak bir mahallede geçti benim. Filmlerden çıkmış karakterlerle dolu bir mahallede. Mesela, gerçekten topumuz vitrinine çarptığı için sinirlenip alan, sonra da uzun süre vermeyen bir bakkalımız vardı. Allahtan topumuzu kesmiyordu. Özünde iyi adamdı. Hem dükkan önündeki beton kaldırımda "beş taş" oynamamıza da izin verirdi. Topumuzu aldığı zamanlar araya aileleri sokardık "çocuktur, bir daha yapmaz" vaadleri havalarda uçuşurdu...Evet çocuktuk ve o yüzden bir daha, bir daha yapıyorduk aynı şeyleri... Gazoz kapaklarını biriktirdiğimiz yıllardı. Altın sarısı içi ile Kınık kapaklarının karizmatik olduğu dönemler. O zamanlar imkanlar önümüze konulmuyordu. Biz uyduruyorduk, taştan oyunlar, gazoz kapağından koleksiyonlar... Daha bir yaratıcı idik. Hatta hatta o gazoz kapaklarını taşla düzeltip, bir ipe geçirip hızla döndürmek suretiyle kesici alet yapmışlığımız bile vardı. Popüler abur cuburumuz leblebi tozu idi. İçinden çıkan minik oyu...

ÇizZZzzZZzzz

Resim
Biraz tembel, biraz maymun iştahlıyım sanırım. Mesela aslında hafiften resme yeteneğim var ve ben bunu geliştirmek için hiçbir şey yapmıyorum. Üniversitede tiyatro grubundan bir arkadaşım bende bir ışık görmüş olacak ki bana resim dersleri vermeye başladı. Kendisi güzel sanatlar okumuştu. İlk derste bana sayfalarca daire çizdirdiği için sıkılmış ve bırakmıştım dersi (evet evet benim de gözümün önünde bay miyagi ve öğrencisi canlandı. Daniel benden daha sabırlı, kabul).  Gerçi son zamanlarda canım inanılmaz çizmek istiyor. Ne olursa...Hatta not defterim artık yarı resim defteri gibi bir şey yaptım. Güzel bir yazı ya da notlarımla alakalı resimleri yanına çizmeye başladım. Belki böyle böyle...bilemedim...

Tunalı'da Yağmurlu Bir Pazar...

Resim
- Yol çalışması varmış canım şurada buluşalım, - Tamam, ama tam oradan dönmesi zor olur, ben seni burada bekleyeyim... Derken kendimi pembe çiçekli dev bir ağacın altında buldum. Belki de şu aralar Ankara' daki en güzel ağaçlar Deniz Kuvvetleri Komutanlığı' nın bahçesinde. Peki fotoğraf çekebildim mi, tabii ki de hayır. O kadar güvenlikle donatılmış bir yerin fotoğrafını çekmek başıma ne işler açar tahmin bile edemiyorum :)) İnandıramazsın da kimseyi, "amca ağaçlar çok güzeldi" diye. Ömrümün baharındayım henüz. O yüzden o güzel manzarayı beynime çizdim ama maalesef fotoğraf çekemedim. Neyse buluştuk arkadaşımla ve havanın güzelliğine güvenerek Tunalı' da dolaştık biraz. Sonra da Cafe linS' in sakinliğine bıraktık kendimizi. Eee Ankara bu,  havanın kapanması ile yağması bir oldu. Gerçi sıcak bir ortamda, bahçede, ıslanmadan kahve içmek çok keyifliydi. Bana Antalya günlerimi hatırlattı. Malum Antalya' nın yağmurları meşhurdur. Benim lise yıll...

Caretta Caretta...

Resim
Bu kibrit kutusu en az 10 yıllık...belki daha da fazla. Üniversiteyi kazanınca, ayrı şehirlere düşmüştük en yakın arkadaşımla...O Samsun, ben Ankara...O zamanlar internet hayatımızda değildi bu kadar. Biz de uzun uzun mektuplar yazardık birbirimize. Ama öyle basit mektuplar değil...sağdan soldan bir şeyler koyardık mektup içine, kimi zaman bir gazete küpürü, kimi zaman bir kaset kabı, kimi zaman da bir kibrit kutusu...:) İşte öyle bir mektuptan çıktı bu kaplumbağalar...ve o zamandan beri panomdalar...

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsam...

Resim
Sevdiklerinizin eski fotoğraflarına bakınca siz de o zamanlara gitmek ister misiniz? Mirkelam' ın şarkısında dediği gibi bir yerlerde bulmak o zamanları... Hep yaşlı halini gördüğüm anneannemin genç halini görmeyi isterdim mesela. Beyaz çantasını objektife göstere göstere fotoğraf çektirecek kadar hevesli halini... Ya da amcamın süslenip püslenip ispanyol paçalı takımı ile verdiği pozları... Mesela o zamana dönsem bu fotoğrafı çeken fotoğrafçıya "sağ taraftaki üç ayağın bir ayağına benzeyen çıkıntı ne, kadrajı ayarlayamamışsın amca" demek isterdim :) Ya da babamın bisiklet sürerken heyecanını görmek isterdim. Tüm bunlara, onların en neşeli, en genç hallerine tanık olup sonra tekrar günümüze gelsem, onların şimdiki hallerine nasıl bakardım acaba...:) Evet ya keşke geçip giden zamanları bir yerlerde bulsam... O zamanın ünlü ispanyol paçaları... Şimdilerde kadınlarda zaman zaman  bu moda tekrar gündeme gelse de erkeklerde o zamanda kaldı.. Instagram' a ta...

Müzik Kutusu...

Resim
Bir çok şeyi yaşarken öğrenmemiz ne acı. Mesela şimdiki aklım olsa hayatımdaki tüm eşyalara, hediyelere ayrı biz özenle bakardım. Hepsinde bir anı saklı çünkü. Bizi biz yapan anılar...  Son tatilimde ailemle eski günleri yad ettiğimizi anlatmıştım. O gün bana ait birkaç eşya buldum. İlk baktığımda anımsayamayacağım kadar eski şeyler... ve aslında önemli şeyler. Özellikle müzik kutusu, tamamen unuttuğum ama görünce de "ben bunu nasıl unuturum" diye utanacağım kadar önemli bir hatıraydı.  Bir keresinde, canım sıkılmıştı. Kim bilir neye kızmıştım?..Kardeşime, anneme...? Kapanmış odama defalarca dinlemiştim. Göz yaşları, gözler başka bir şeyle oyalanırken daha kolay akıyor sanırım. Müzik kutumun üzerindeki dans eden çifti izlerken hem ağlamış, hem dinlemiştim. İnsanoğlu ilginç gerçekten. O zamanlar en kötü anımda bile sığınacağım kadar önemli olan bu eşyayı ne zaman unuttum? Neler onun önüne geçti? Onu bir çekmeceye kapatacak süreç neydi? Hiç hatırlamıyorum. Sanırım...

Hatıra Defteri...

Resim
Eskiden tüm hislerini, seni hislendiren şeyleri bir yerlere kaydetme olanağın yoktu. Sosyal Medyalar, bilgisayarlar, telefonlar...Hiçbir şey yoktu. Sadece bir kağıt bir kalemdi elinde olan. Mektuplara ve defterlere kaydetmeliydin tüm anılarını, hislerini, fotoğraflarını ve babam bunu iyi değerlendirmişti. Askere gittiğinde anneme olan aşkını dile getirdiği, kendince çizip süslediği, romantik şarkılar yazıp, o zamanın ünlülerinin fotoğraflarını yapıştırdığı bir defter yapmıştı kendine. Çocukluğumdan hatırlıyorum o defteri. Ara sıra bakar dizi karakterleri gibi annem ve babamın o günlerini hayal etmeye çalışırdım. Yılbaşı tatilinde ailemle bol bol nostalji yapma fırsatı bulmuştuk. Eski fotoğraflar, defterler, hatıra eşyalar... Hepsi çekmeceden çıkarıldı, hepsine ait anılar anlatıldı, hatırlandı, hatırlanamadı. Zamanın nasıl da hızlı akıp gittiğini kuşak farkı gözetmeksizin anladık yine, yeniden. İşte o muhabbet sırasında söz konusu defter elime bir kez daha geçti. Biraz da günlük...

Hey Gidi Günler...

Resim
Bu Cumartesi, İstanbul' dan gelen bir arkadaşıma evsahipliği yaptım. Sınav için gelmişti, "sınavın nerede?" diye sorunca, "Ankara Üniversitesi Fen-Mühendislik Fakültesi" cevabını aldım ve içimden "vaaayyyy be" dedim. Benim kampüsümdü bu. Hayatımın en renkli günlerini geçirdiğim topraklardı. O kadar uzun süre gitmemiştim ki oraya, evren vefasızlığımın cezasını verdi diye düşündüm. Sabah erken saatte kampüse gittik. Tıpkı ders günleri gibi... Duygulandım...Soğuğu, bahçesi, taş binaları ve havuzu ile orada sapasağlam duruyordu. Ben geçmiştim onun yolundan, yenilerine anı biriktirmekle meşguldu. Hem çok tanıdık, hem çok yabancı geldi...Hem çok yaşlanmışım...hem de anılarım daha dün gibi. Ankara'daki en güzel kampüstü bence Tandoğan Kampüsü . Ve ben çok şanslıydım ki onunla tanıştım. Bu havuzdaki nilüferi öpmüşlüğüm var. Gerçekten öpmekten bahsediyorum. Şimdi mevsimi olmadığı için maalesef görünmüyor ama burada harika nilüferler ye...

Bir ömür boyu...

Resim
Bu resmi çok seviyorum. Yani çizen öyle güzel çizmiş ki, karakterlerin mutluluğu size de yansıyor anında. İçim huzur doluyor, bakarken mutlu oluyorum. Yüzüme hafif bir tebessüm konuyor birden bire. Yakışıklıymış, güzelmiş, zayıfmış, zenginmiş, bla, bla, bla, yaşanmadan bilinmez tabi ki ama mutluluk, şu yaşa geldiğinde böylesi huzurla sarılacağın bir insanı bulmak sanırım. O insanla büyümek, gelişmek, zorluğa katlanmak ve bedelini bu huzurla almak. Üniversitede, son sınıfta özel öğrenci konumunda bir ders almıştım. Manyak bir hocamız vardı. Öyle böyle değil ama cidden manyak. Dersleri odasında veriyordu. Biz, kızlı erkekli 8 saf genç, bilgi açı, hocaya hayran tipik ergenler, hocanın gelmesini beklerdik odasının önünde, zira derslere iki saat geç gelir, bizi normalden 5 saat geç bırakabilirdi. Sistemle bir sorunu vardı. Daha doğrusu O'na dayatılan sistemle bir sorunu vardı yoksa kendisi gayet sistemli birisi idi. Odasındaki kahve makinası hizmetimizdeydi, isteyen si...

Kütüphane...

Resim
Hepimiz lisedeyken derslerden kaçmışızdır. İstisna yoktur sanırım. Bizim zamanımızda şimdiki gibi sokak başı internet kafeler yoktu. Genelde okul yakını izbe kafelere gidilir, ya da yakalanma korkusunun verdiği tatlı gerginlikle kantinde oturulurdu. Ama biz biraz farklı mıydık ne?  Liseden kaçıp kütüphaneye giden kim vardı acaba bizden başka ? :) Ben ve biricik kankam, başta tarih dersi olmak üzere edebiyat ve coğrafya gibi derslerden kaçıp kütüphaneye giderdik. Edebiyat dersinden, kitap okumak için kaçmak da derin bir ironi sanırım :) Ama bakın o zamandan çözmüşüz biz olayı. Hayat sokaklarda, derslerde değil. Edebiyatını mı geliştirmek istiyorsun, bırak dersi, " failatün failün" leri de kitap oku (Yazar burada vicdanı ile hesaplaşmaktadır). Dersten kaçıp da kütüphaneye gidiyoruz diye inek tipler de belirmesin gözünüzde. Öyle uslu tipler değildik aslında. Dersten atılmışlığımız da vardı, sağdan soldan, acil ihtiyacımız var d...

Babaannem ve evi

Resim
Erzurum' un karayolları yakınındaki toprak evlerden oluşan bir mahallede ömrünü geçirmişti babaannem. Daha 17' sinde, gelin olarak geldiği bu mahalleden ömrü boyunca hiç çıkmadı.  Onunla ve eviyle ilgili olan anılarım maalesef çok fazla değil. İki yılda bir, genelde yazları, birkaç haftalığına tatile giderdik Erzurum' a. Bir çok akrabamız olmasına rağmen, tatilimizin çok büyük bir kısmında o evde kalırdık. İnsan o yaşlarda hiçbir şeyi farketmiyor. Ne yaşadığı anın güzelliğini, ne insanları...hiçbir şeyi. Neyse ki "beyin" gibi mükemmel bir organa sahibiz de, yıllar sonra bazı şeyleri daha dünmüş gibi hatırlayıp, gülümseyebiliyorum. Ne zaman babaannemi düşünsem o ev geliyor aklıma. Tamamen bütünleşmişti babaannem o evle. Ellerinde, bedeninde, zayıf ve erkenden belirmiş çizgili yüzünde o evin kattığı bir şeyler vardı. O evde onu eriten, bağımlılık yapan şey neydi bilmiyorum ama tüm mahalleyi sarmıştı. Tüm mahalle kadınları öyleydi...

Ayakkabı tamircisi...

Resim
Bundan yıllar önceydi. Annemle Erzurum sokaklarında geziyorduk. Erzurum' u görenler bilir yollardaki parke taşlarını. Arnavut Kaldırımı gibi değil, daha şekilsiz ve daha aralıklı. Şimdi belki yenilemişlerdir bilmiyorum ama o zamanlar öyleydi en azından. Tam bir topuk düşmanı. İşte annem de o düşmana yenildi ve yürürken ayakkabısının topuğunu kırdı. Hemen yakındaki bir ayakkabı tamircisine girdik. Küçücük bir dükkanı vardı. Yaklaşık 3 metreye 1,5 bilemedin 2 metrelik bir alan. Yaptırabildiği kadar raf yaptırıp, elinden geldiğince ekonomik kullanmıştı adam dükkanını. Nerede olduğunu göremediğim bir radyodan eski türkülerin melodileri geliyordu. Önünde makinası, arkasında raflar, sağında solunda yığılmış ayakkabılar ile sanki oranın bir parçası gibiydi adam. Saç sakal birbirine karışmış, eller nasırlaşmış neredeyse çalıştığı tahta tezgahın dokusunu almıştı. Dış dünya umrunda değildi. Sanki o tezgah ile dünya arasına bir sınır çizmişti ve ne dışarı çıkıyor, ne de içer...